GÖZLERİN GELDİ AKLIMA…

 

 

AKLIMA GELEN

Gözlerin geldi aklıma

Kapalıydı gözlerim.

Bir elimde seni saklayan

Kâğıttan bir rüya

Ötekinde bir tutam uyku vardı

 

Mehmet KIZILAY

 

Gözlerin aklıma geldiğinde, karanlık bir odadaydım. Düşlerim daha yeni kurumuştu. Gözyaşlarım karanlığın toplayıp önüne attığı vesveseleri yüreğinden vurmakla meşguldü. Toprak iyiden iyiye uzak duruyordu benden. Hüzün en yakınıma gelmişti. Gözlerin tavandan bana bakıyordu, kalkamıyordum.

Her yer karanlıktı ve benim kalkmaya takatim yoktu. Gözlerin geldi aklıma, ölümün sıcak nefesi sevgiyle ısıtıyor, usulca çağırıyordu beni. Yanına getireceğini salık veriyordu durmadan. Yolculuk, eğer sana getirecekse istikametin bir önemi yoktu. Sana geleyim derken sana yürürken, tersi istikamete gidiyor olma hissi daha ağır bastı ve bir çatırtıyla, yakınımdaki herkesi ve her şeyi uyandıran bir gürültüyle hayır diye bağırıyordum. Ben hayır dedikçe avuçlarım acıyordu.

Alışkanlıktan mıdır bilemiyorum ama seni tanıdığımdan beri, avucumda kalemle yatağa giriyorum. Yakınıma koyuyorum bir parça kâğıt. Başımı yastığımda uyumayacağımdan ya da uyuyamayacağımdan emin oluşum bana bu alışkanlığı bağışladı sanırım. Gözlerin aklıma gelmişti. Bir gürültü kopmuştu. Avuçlarımın yandığını hissediyordum. Avucuma baktığımda, senden uzaklaşmanın verdiği korkudan kaynaklı, ölüm davetini reddedişimin somut halinden öte bir şey değildi gördüğüm. Kalemi kırmıştım. Meğer onun çatırtısıymış. Hücrelerime kadar titriyordum. Seni kaybetme korkusu neymiş bizzat yaşayarak anladım. Seni kaybetme anının bir ölüm anıyla örneklenişi ürküttü beni.

 

Gözyaşların geldi aklıma

Bir nehrin ortasında

Kırık bir sandalda gibiydim

Bir güvercin yakınıma girdi

Kanadıyla uzattığı kâğıttan gemiye

Korkma! Bin, dedi.

 

Gözlerin geldi aklıma. O bana bakarken; hayatın sevgi adına biriktirdiği her ne varsa bir buse sıcaklığında, kadife yumuşaklığında, aşk narinliğinde, düş tazeliğinde sunan gözlerin. En çok gülmeyi yakıştırdığım, tebessümle özdeşleştirdiğim gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Gözlerinin en sevmediğim hali karşımda duruyordu. Kor aleve körükle gider gibi. Titriyordum. Yanan yüreğime iki damla benzin düşmüş gibi. Gözlerim tavana kaydığında, bunun kötü bir düş olabileceği ihtimali belirdiğinde; epeyce gözyaşı dökmüş, kendimden bihaber yumruklar savurmuştum yatağa, duvara ve de boşluğa…

Ellerin geldi aklıma

Düştü elimdeki kâğıt

Sallandı bütün dünya

Tenim koca bir ele büründü

Sardı sımsıkı

Uyku bir güvercin oldu

Uçuverdi elimden.

 

Ellerin geldi aklıma, bir tutam ışık belirdi avuçlarımda. Işığı bir çiçek zarafetinde yakaladım. Kokladığımda sen kokuyordu. Ellerimi usulca uzatarak sana çiçekleri sunduğumda; sanki kâğıttan bir kafesin içindeydim ve avucumla kâğıdı yırtarak aydınlığa doğru uzandığımda, oracıkta sen vardın. Sana o çiçeği uzatmak için sarf ettiğim enerjinin, gösterdiğim çabanın, harcadığım eforun gerçek yaşamda olması halinde; yeni bir efsanenin, hatta efsunu olmayan bir gerçek hayat hikâyesinin tarihe notunu düşeceğini ve izinin dünyanın dört bir yanında izlenebileceğini bilmeni isterdim.

Gülüşlerin geldi aklıma. Ben bitmiş vaziyetteydim. Bir gülüş, bir tebessüm bu kadar yakışabilirdi bir yüze. Hani, Allah özene bezene yaratmış dedikleri haller vardır ya, bu öyle bir şey değil. Bu gülünce, tebessüm edince ortaya çıkan türden bir güzellik. Neden bu hallerini çok sevdiğimi ben de sordum kendime. Anladım ki, sen bu halleri yaşarken hüzün uzak duruyor benden. Anladım ki, sen güldüğünde hatta gülümsediğinde kötü duygular nargilenin gri dumanı gibi uçuşup kayboluyor.

Hüzünlü bakışların beni benden aldığında, hüznümü orta yerde koyduğumu, orta yerde bıraktığım hüznümden, komşularımın rahatsız olduğunu bilmelisin. Birilerinin benden habersiz bir gün onları süpürmeye kalkmasından, onlara zarar vermesinden o kadar endişeliyim ki? Lütfen hüzünlü hallerine yoldaş yapma beni. Hüzünlerimi toplamama fırsat ver.

Sözlerin geldi aklıma

Gözleri üzerimdeydi

Tüm dünyanın

Umursayan mı var dünyayı

Usulca kapattım

Herkesin karanlığa düştüğümü sandığı vakit

Sana dönmüş senleydim hâlbuki…

 

Sonra sözlerin geldi aklıma. Söz bitmiş, suskundun. İyiye dair her şeye teşne olan yüreğin, sözlerine de güzellik bahşediyordu. Bana kuş tüyü hafifliğinde bir seda ile uyan, hadi bak vakit geldi diyordun. Gürültünün bitmediği kentte, gecenin karanlığında sesten bir ışık misali sabah ezanı yayılıyordu. Bu ışığın altında, her sabah buluşmak üzere sözleşenlerle birlikteliği bağışlayan rabbimize hamd ediyoruz.

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : gözler,aklıma gelen,karanlık oda,vesvese

HÜKMÜ OLMAYAN BİR AŞKIN,BAHRİN TADINDA SEVİ AĞIRLIĞI-2

HÜKMÜ OLMAYAN BİR AŞKIN,

BAHRİN TADINDA SEVİ AĞIRLIĞI…

( II )

 

 

"İnsanlar genelde yaşamları değersizleşince

 Ona bir son vermeye kalkışırlar. Sen ise yaşamın

 çok değerli olduğunu düşündüğünde

 ölümü

 kendine anımsatma ihtiyacını duyuyorsun," dedi doktor.

 

Lusifer'in Lambası
Diren Yardımlı

 

                    Bazen kötü bir barınak gibidir hükümsüz aşklar… Hani içinde durmak bir dert dışarıda durmak ayrı bir dert. İçine girsen boğulur, dışına çıksan yutulursun zamansız yağmurların baskınında.  İstanbul kadar kocaman olur yalnızlığın. Koskoca bir yalnızlık, ruhsuzluk ama asla şekilsizlik değil. Bir serçe kuşunun kanadı kırık çırpınışıdır... Mavimtırak bir gülümseme.. Sarı bir  duruştur uzaktan uzağa.. Yemyeşil bir bakış da olur bazı bazı gönüllerde.

 

                  Bazen kazançlı bir rüya gibidir hükümsüz aşklar..  Gerçekleşmese bile mutluluk veren, hafif tebessüm uyandıran. Hayır dilekleriyle dolu bir sabah, Pazartesi kadar dirençli Cuma kadar yorgun.. Geceden sabaha kadar damlayan musluktan sızan damlalar, yahut sabaha kadar ağlamalar, gözyaşları.. Benzerlik yok biliyorum.

 

                 Sevecen bir mırıldanmayla başlayıp, sevgi dolu bir yumruk halini aldığı zamanlar da olur. Densiz bir alışkanlığa büründüğünde kaybettirici, süfli bir bağnazlığa dönüştüğünde kaygı vericidir, hükümsüz aşklar ..  Billurdan bir ışık gibi süzülüverir karanlığın yüreğine. Buhurdana anlam katan bir tütsüye dönüşür bazen.

 

                  Kendisi küçük özü büyüktür çoğu zaman. O olmadan hiçbir şey olmaz gibi. Hani yoğurt yapmanın ön koşulu biraz yoğurt sahibi olmaktır ya, maya olarak kullanmak için. İşte, öyle bir özellik.  Minik kutucuklara sığan hükümsüz ehliyetlere, zayi hüviyet cüzdanlarına benzemez hiçbir zaman. İlk sahibinden satılık olarak da bulamazsınız. Az kullanılmış, çok kullanılmış sormak kimsenin haddine değil.

 

                 Yaptım, yaptın, yaptık… Yaptıklarının cürümünü ödemeye hazır olmalı insan... Lakin hazır olan bulunmaz. Kızıl bir ufuk beklentisine düştüğün yerde, eline tutuşturulan beyaza sarmalanmış buket şeklindedir AŞŞŞKK ‘ ın bu türü. Cevapsız bir mektup olmak ne kadar manidar değil mi?

Ey beğenileri zengin,  yaşamları fukara insanlar:

Sakın üzülmeyin zira hayatın kendisi de garip elbette.

 

                 Hükümsüz aşk dedim anlattım. Aşk dedim, onu da anlattım. Sensizliğin gadrine uğramanın ne demek olduğunu yoklamak için, geceye uzanıyor ellerim.. Uzandıkça ellerim geceye, bir parıltı görünüyor ellerimde, sen düşüyorsun avuçlarıma. Sen kokuyorsun. Siluetin düşüyor yüreğimin ortasına. Korkuyorum…

 

                 Sana korkularımı vermek, gülü dikeniyle birlikte sunmak, tabuları tabutlamak,  defnetmek... Aslında bir düşten öte değil. Gerçeklikle gerçekler arasında bir yudumluk sevda, bir atımlık kurşun, bir anlık paye kalmıştır. Karanlığa hükmetmek mümkün değilse bile, şikâyet etmeyeceksin karanlıktan.

 

                 Acımasız bir karanlıkta korkunç sesler duymamalısın. Şayet karanlığın sesini hissediyorsan bil ki özlemiş ve de özlenmişsin. Karanlıklarda mısın? Biliyorum duymadın ama yine biliyorum ki duysan cevabın evet olacaktı. Benim de evetli bir cevabım aydınlık bir umudum, karanfil tutan ellerim var. Özlemek; bayatlamış ellerle bir tutam karanfili özlediğine bir diyardan bir diyara uzatabilmek cesareti değil midir? Hadi durma tut elimdeki karanfili. O YALNIZ SENİN…

                   Sözün bittiği yerde değilim. Söz yeni başladı. Kelimeler cümbüşte. Ağlıyorum usulca. Yalnızlığım sana ait, ağlamalarım bana. Feryatlarım dizi kanamış bir çocuğunki kadar içten, yalnızlığım bir deryada kaderine terkedilmiş bir sandal kadar harap, dostluklarımsa, varlığın kadar gerçek. Dostluğumuz varlığımız kadar sahi, umudumuz kadar güvenilir, yarınımız kadar dolu.

 

                    Sorma bana... Sorgulama beni… Yargılama beni… Bu hükümsüz aşka dair delillerin karartılma ihtimali yok. Suçu ispatlanıncaya kadar, her zanlı masumdur. Benimkinin ispatı ayan beyan ortadadır. Delil aramaya gerek yok. Ben itiraf ediyorum.. Evet, hükümsüz aşkla bir arada görülen benim. Ses kaydı, görüntü kaydı, gönül kaydı hepsi doğru. Bu hükümsüz aşka nasıl bir hüküm giydirilmeli?!

 

                  Bodoslama düşlerden hayta bir yalnızlık mı kotarılmalı, umudun yeşerdiği yerde. Silinti bir gece buluntu bir umut gibi... Gözlerine deniz çizsem ben boğulurum. Çizmesem sen kuruyorsun... Bu nasıl bir sanrıdır... Çobanyıldızı’nı yoldan çıkarma telaşı ya da uğraşısı nedir? Çobanyıldızı’na yazgı belirlemek mi gerek... Yıldızları deniz kıyılarında yürütebilmenin koşuludur, sevgiyle el ele tutuşmak. Solgun çiçeklere hayat vermek, kokularını ve itibarlarını iade etmek bambaşka bir sadakat konusudur elbette.

 

                 Güneşe doğru yürüyebilmenin yolu, yüzünü güneşe dönerken denizden esinti araklamak değil midir? Başka kim güneşe doğru yürür. Kim göze alır. Kim hükümsüz aşkın dehlizlerinde yalpalamadan koşabilir.

 

                  Ey “Hükümsüz Aşk” ın ta kendisi:

                  Şunu bil ki;

                  Gökyüzünün mavisi ne kadar gerçekse ve ne kadar hayata dairse sen de o kadar gerçek ve bir o kadar da hayatın içindensin.

Yaşamın bir anne şefkatiyle başımı okşadığını, görünmeyen bir elin yüreğimin en ulaşılmaz yerine bu zümrüt rengi duyguyu koyduğu andan beri, yaptıklarımın sorumluluğunu almıyorum.

 

Hakka yürüyen üstadı anmadan geçmek olur mu? Elbette son söz onun..

 

 

……………………………….

 

Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.
 
Erdem Beyazıt

 

 

 

 

MEHMET KIZILAY

8 TEMMUZ 2008/ İSTANBUL

 

 

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : aşk, umut, istasyonu, şiir

HÜKMÜ OLMAYAN BİR AŞKIN, BAHRİN TADINDA SEVİ AĞIRLIĞI-1


HÜKMÜ OLMAYAN BİR AŞKIN,

BAHRİN TADINDA SEVİ AĞIRLIĞI…

( I )

 

" İnsanların çoğu sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için.

Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.

Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.

Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.

Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.

Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için. "

""W.SHAKESPEARE""

 

 

 

                      Bir şarkının melodisine hapsetme vicdansızlığını göstermeyi kabullenemediğim için, sana bir şarkı adamıyorum. Mevsim aşk.. Mevsim acı.. Mevsim buhran.. Mevsim az nikotinli,  bol dumanlı bahrin.. Mevsim sensizlikten de ötede bir sensizlik.. İklimin hüzün olduğu yerde, mevsimin sonbahardan başka olma ihtimali olabilir mi?

 

                       Korkma benden. Şiir yazdığıma bakma. Şiirle yormayacağım, ilham denizine dalıp sendelemeyeceğim.. Bir şiire kafiye yapma uğraşısıyla seni benzeştirmeyeceğim kimselere… Ötekileştirmeyeceğim içimdeki senle… Eğip bükmeyeceğim bir dizeyi kurtarmak adına...  Diğer sözcükleri yalnız bırakmamak adına, o sözcük…  O sözcük söylenmeyecek olsa da, yaşamını idame ettirecek bir ömür boyu bende.

 

                    Bir kelebeğin naifliğine, hafifliğine, nazikliğine, nazeninliğine değiştirip kırılganlaştırmayacağım.. Korunaklı yüreğin dışına taşırmayacağım.. Sesimin çıkmasına müsaade etmeyecek boğazıma oturan yumru. Çirkin yüzlü karelerde bulamayacaksın, adam olmayan adamcıkla beraber çekilmiş bir tek resmimi.

 

                    Bir parça yalnızlık, bir parça aşk, bir parça evet bir parça umut dolduruyorum hayat terkime. Sırtına vurduğum yükleri bir bir atıyorum uçurumların yanından geçerken..

O az sevimli hisleri yıkayıp cilalayıp kurulamaktan, yeni yeni nesneler imal edip onlara sevdalanarak, zamanla o sevdalara teşne olmaktan vazgeçeceğim…

 

                     Bir derin bakış, bir içten söz gibi yayılsam odana, beni arasa gözlerin, ben diye karanlığa dokunsa ellerin, uykuyu kefenleyip gözlerinin çukuruna defnetsen... Defnettiğin hislerin yanına gömüver işte ne bileyim. Karanlığa söz geçiremediğin yerde avuç içine bak lütfen. Yüreğime dokunan ellerin ışık verecektir odana emin olabilirsin. Korkma o karanlık gecenin batmayacak tırnakları avuç içlerine.

 

                      Üşüyen ellerimin muhtaç olduğu sıcaklığı, ateşin yalım alevinde arama yoluna gidip, senin sıcaklığına teşbih etmekten kaçınır bir üşengeçliği asla göstermeyeceğim. Yüreğine bir burukluk, ellerine bir soğukluk vermek istemiyorum.

 

                     Hükümsüz bir aşk benimkisi.. Hükmünü yitirmiş.. Yitik bir mevsim, faydasız bir çaba..Tarihsel değeri olmayan yılların yıpranışlığı.. Bazen delişmen bir çığlık, bazen boş bir nara.. Ve de bazen bir serenat.. Kimine göre hoş bir nida..Kimine göre boş bir nara.

 

                     Sonsuz bir umut bazen.. Bazen boşluğa düşüveren..Girdapta kaybolan.. Dipsiz koyulara düşülürken son bir hamleyle yardım için kalkan ellerin aynı zamanda elveda anlamını da yüklendiği bir lisan-ı hal…

Yahut bir ada, sularla çevrili her bir yanından. Kırık bir çiçek dalı, yorgun bir Tay. Toprağın yorgunluğu yutmuş Tay’ın coşkunluğunu.

 

                     Umdu, yarını, güzelliği ve canlılığı birilerine bırakıyoruz. Bize kalanı teşbih etmeye gerek var mı?  Şehrin kollarında heybetin ve ihtişamın hayat bulduğu, uzayan saçlarıyla şehri güzel bir kız görünümüne kavuşturan burçların gölgesine düşmektir bize kalan kısmı.. Gerisi mi.. Dedik ya Hükümsüz Aşk diye. Dönencelere düşmeyen burca dair bir duygu, tüm sadeliğiyle...

 

 

            Mehmet KIZILAY

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : deneme, bahrin, mehmet, kızılay, istasyon

ALDINIZ MI...!!!

 

 

        Seni bana çok görüyor birileri. Yeryüzündeki azığıma acı, ıstırap, gözyaşı, kan ve bomba koyanlar, seni buna dâhil etmiyorlar. Ne zaman baş başa kalacak olsam senle birileri oturduğumuz toprağı ateşe veriyor. Toprak yanıyor, ağaçlar gözyaşı döküyor, seni alıp götürüyorlar benden. Beni yine yalnızlığıma terk ediyorlar. Sensizliğin cenderesinden geçtiğim anların her biri bir asra bedelken, yine etraf sensizlik kokuyor ey mutluluk. Sana duyduğum bu biteviye tutku bu defa kalbime hapsolur mu bilmem?

.............................................................................................................

..............................................................................

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : kitap, umut, istasyon, umut istasyonu

BAHAR COŞKUN, GECE YORGUN, BEN SUSKUNUM...

 

 

 

 

Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece
Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince
 
Ya şevk içinde harap ol, ya aşk içinde gönül
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül
 
 

Yahya Kemal

Rindlerin Akşamıâ??ndan

 

 

 

                 Gecenin karanlığına ruhumun aydınlığını düşürmediğim gecelerin sabahını, yorgun gözlerimin usulca hıçkırıklarıyla karşılarım. Sessiz uyanışım bazen bir bahar yorgunluğu kadar sevgili, bazen taşocağında çalışmış işçi bedenleri kadar yorgun...

 

               Bakışların gözlerimin engin vadiliklerine yol almaya koyulduğunda, sıkılganlığım bir mıknatıs gibi çeker utangaç yanlarımı. Şımartamadım bir ömürdür deli dediğim öteki yanımı... Yarım kalmış sevdalarıma bir gömlek giydiremedim bedenine uygun...  Şizofrenik adımlarla yürüyor damarlarımda kan denen can sıvısı... Patlatacak nerdeyse aktığı kanalları...

 

               Yontturulmuş az pişirilmiş sevgi sözcükleriyle düştüğüm yollarda kara bir sevgiye yaslanmayı düşlerken, kara bir sevdanın koyuluğuna düşürme beniâ?¦ Kıvamını tutturamamış bir menengiç kahvesi tadındayım anla beniâ?¦ Kuytu karanlıklarda kaybettirip aratma yüreğinin gölgesini.

 

                Yüreğinden güç alan ışığın karanlık mahzenime billur billur süzülüşüne şahitlik etmemiş olsam, seni sevgiyle düşleyen aydınlık yüzüme söz geçirebilirdim belkiâ?¦ Hummalı bir aramayla gözlerini bulan gözlerime bu esrikliğimin sırrını açıklayamam ki ...!

 

                Nedendir bilinmez baharı yazmaya karar vermişken seni yazdığımı fark edemeyişimi hayra yorar mısın?  Bahar dediğime bakma. Kuş, börtü böcek edebiyatı yapmak geçmiyor içimden napayım. Tabiat yeşilleniyor, doğa kabuğunu değiştiriyor, her şey yeni baştan yaratılıyor sankiâ?¦ Bendeki doğa eski kabuğuyla duruyor işte. Bu dinginliğin belki de yorgunluğun varsa bir sebebi bundan değildir eminim. Kuşlar ve çocuklar parklara yerleşmiş cıvıl cıvıl. İnsanlar, kışın tembelliğini, sıkıcılığını, içeriye hapsedişini, üzerlerinden atmak için çılgınca akıyorlar parklara. Ormanlık alanlarda yükselen dumanları mangal dumanı sanmayın! Oradan tütsülenen kokunun dünyaya hayat verdiğini bilmiyor musunuz?     

 

                 Tabiat sevgileri piknikle, hayvan sevgileri mangalla, insan sevgileri çıkarla sınırlı olanların çoğunlukta olduğu bir dünyada baharı nasıl karşılamalı sizce? Mevsimin kendisine diyecek olmaz elbette. Lakin o mevsimi sindirecek, yaşayacak bedenler... Yani bütün tabiatın kıvamında yaratılıp hizmetlerine sunulduğu ancak ilk sahibinin hatırlanmadığı bir zevatâ?¦

 

                   Neyse aşkıâ?¦ aşkı da geçelim.. Baharı da geçelim.. Her şeyi geçelim.. Bak Mevlana ne diyor.. Hem de  â??Ne olursan ol, yine gelâ?  sözünün kabuk değiştirip â??Ben Mevlana değilim, adam ol öyle gelâ? şeklinde telaffuzunun daha fazla tutulduğu bir vakitte..

 

Duy şikâyet etmede her an bu ney, 
Anlatır, hep ayrılıklardan bu ney. 
 
Der ki feryadım kamışlıktan gelir. 
Duysa her kim, gözlerinden kan gelir. 

 

Kusura bakma bahar seni bekledim desem yalan olur... Geldiğine sevindim desem de... Sana şarkılar söylersem billahi yalandır. Lütfen inanma bana..Ben bu bahar dışarı çıkmayacağımâ?¦

Coşkun bahar mevsiminin, yorgun bir gecesinde, suskun kelimelerimdeyimâ?¦

 

                   Bahara söyleyin beni beklemesin...

                   İstanbulâ?? da olduğumu da bilmesinâ?¦

                   Kelimelerde kalacağımı öğrenmesin.

 

 

Nurullah Gençâ?? le .. Siyah Gözlerine Beni de Götür Sözcükleriyle Bitirmek Gerekâ?¦

                 

 

artık bu yerlere sığamıyorum
pembe uçurtmalar yollandığından beri
sarardı tiryaki menekşeleri
sonbaharın tozlu kafeslerinde
sevgi turnaları yakalıyorum
turnalar gidiyor; ben kalıyorum
avareyim, asudeyim, yorgunum
bilmiyorum neden sana vurgunum

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler :

ANNE! BENİ AFFET LÜTFEN

iKi AŞIK / ISKALANMAYACAK BAHAR

Kararlıydı
İki Âşık
Gelen baharı
Iskalamamaya...

Mehtap'ın ışığında isim koydular birbirlerine
Umudun yüreğine vefayı mıhlayarak
Zarafet içinde dingin birer yol yorgunuydular

Esrik bakışlarıyla,

Dalgaları dövdürdüler kıyıya bir bir
Hayata dair her ne sır varsa, ifşa edeceklerdi
Yorgundu... Bahara kızarak ateşe attıkları güller

Ama yanmamıştı hiçbiri.
Alımlı manzarasına

                                                       Gönül vermediklerini ispatladılar,
                                        denizden uzaklaşıp, kayalıklara yol alarak.
                                  Söktüler nasırını, çoban yıldızına aldırmadan.
                                                                          Aşkın acı çeken haline
                           Esrarengiz bir durulukla,  maviler içinde yaklaştılar
                                                        Ürkmemişlerdi yüz yüze bakarken                                                                     Gözyaşları yutan denizle birbirlerinden

Sarıldı denizin boynuna
dibe çeken kollarına aldırmadan...

Mehmet Kızılay

 

                 Anne beni affet lütfen. Bir kusur işlediğimden, bir yanlış yaptığımdan değil. Sana yaldızlı sözlerle bir mektup yazamadığımdan da değil. Affet işte. Affedilmeye muhtaç her ne kusurum varsa bilip bilmediğim, işte onları affet.

                       Yıllar yılı ayrılıkların en zor olanına, hasretlerin en büyüğüne, evlat hasretine direnmeyi becerebilen yüreğine verdiğim acıdan dolayı affet. O tertemiz, o yalan ve riya bilmez, o sevgiden başka bir şey tanımaz yüreğini saygı ile öpüyorum.

İlk ayrılışımızın üzerinden tam on beş yıl geçti. Sanki dün gibi her şey. Oysa ana yüreğinde ne derin izler bıraktığını, evlat sahibi olduktan sonra, daha bir iyi anlamaya başladım. Yaz tatillerinde yirmi günlüğüne de olsa ziyaret edip o mübarek ellerinden öptüm ama o her yirmi günün sonunda yirmi birinci gün de kalmamı isteyişlerin şimdi daha bir anlamlı geliyor.

Hiç unutmadım. Rahmetli babacığıma bir gün telefonda bu yaz tatilinde gelmeyi düşünmediğimi söylediğimde bana verdiği cevabı. Bir sürü nedenim vardı oysaki gelmemek için. Demişti ya:   - O halde sen oğlunu gönder bir hafta senden uzakta kalsın.

Ben de:

— Olmaz baba o daha küçük. Hem hiç ayrı kalmamış bizden dayanamaz. Demiştim. Oysa dayanamayacak olan çocuk değil, bendim, annesiydi. Bunu bilen babam. Güngörmüş ses tonuyla:

— İşte ben de öyle diyorum oğul, o daha küçük diyorum, o yanımızda olmadan olamaz diyorum. O otuz yaşına gelse de, bizim küçük oğlumuz diyorum.

Bu anı her hatırlayışımda gözlerimde o kadar büyüyorsunuz ki, gözlerim dolup dolup yaş olarak boşalıyor. Siz gözyaşım oluyorsunuz anne. Bir gözümden sen, bir gözümden babam boşalıyor.

                    Bir dağ başında yapayalnız kaldığımı, konuşmalarımın bir feveran gibi yankı bulduğunu, söylediğim her sözün bana rûcu ettiğini hissediyorum. Bir metropolde, insan selinin aktığı geniş caddelerde, bastığım her taşın çatırtısını, yüreğimde duyuyorum. Anne bu taşların sırrı nedir? Anne sensizliğin cenderesinden geçtiğim her dakikada sıkışan kalbimin ferahlığının senin dualarına borçlu olduğunu biliyorum. Yeni acılara gark oldukça yüreğim, gözlerimi kapatıp seni düşünüyor, içimden bana ettiğin duaları geçiriyorum. Ellerinin yumuşaklığını bulamamanın hüznüyle uyanıyorum her sabah.

                Anne! Üstüme bir karabulut gibi çöken hüzün nasıl da oluyor seni düşündükçe dağılıveriyor, hala çözemedim sırrını. Ey gizemli bakışların, ey yufkayı imrendirecek yüreğin, ey meleklerden katılmış güzellikle güzelleşmiş ruhun sahibi ey anam. Her gece yıldızların dansını izliyorum, gökyüzünün azıcık görünebildiği dar sokaklarda, dev binalar arasında. Birazcık başımı kaldırsam birazcık uzansam yukarıya doğru yüreğini görüyorum anne, o pazarlıksız ve de karşılıksız sevgiyle seven yüreğini. Hiç kimse anneden daha çok sevebilir mi evladını? Cevap mutlak doğru olarak “Hayır” Anne ben çocuklarımı senden daha çok seviyorum bunu itiraf etmeliyim. Çünkü sen de çocuklarını herkesten daha çok sevdiğini söylerdin. Çocuk sahibi olunca daha bir iyi anladım ne demek istediğini. Lütfen kızma bana. Bu kadar açıktan açığa itiraf ettiğim için. Ama cesaretimi senden alıyorum ana. Senin verdiğin cesaretle kendimi alanlara atmış olmama, bildiğim yaşadığım doğruları haykırmama kızma lütfen. Dedim ya ana! Sen çocuklarını herkesten çok severdin. Ben de. Çünkü anne ve baba olan herkes böyle yapar böyle yapar öyle düşünürmüş. Şimdi daha iyi anlıyorum. Babamı kaybettiğim günden beri onun sevgisiyle seninkini birleştirdim ana. İşte o anlarımda beni sevdiğin kadar seni sevdiğimi hissediyorum. Can ana. Canan ana.

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : anne

MERHABEYN

'Canıma merhaba sundu ezelden çeşm-i yar
Şöyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim.'


Ahmet Paşa

 

Merhaba, dünyanın onuruna en düşkün insanları;

 

Merhaba, umut istasyonlarına hüzün yüklerini indirip, umut yüklenerek yola çıkan, sevgi kompartımanının en ön koltuğunda oturmaya gönül verenler.

Merhaba, yorgun bir aksamın, puslu sabahına umut berkiten yüreklerin sahipleri.

Merhaba özlemlerin, hasretlerin, yalnızlık ve yanılgıların, gülmeyen yüzünü tebessümüyle utandıran dost insanlar.

Merhaba, dingin denizlerin coşkun dalgalarına, göğüslerini siper edebilen, gelen dalgayı kucaklayarak göğsünde yumuşatabilen duygu denizcileri.

 

Merhaba en onulmaz yaraların, en biteviye acıların üzerine korkmadan abanabilen direnişçi yürekler.

Merhaba, herkesin konuşmadığı, korkup sustuğu vakitte, kendini alanlara atabilen yürek tınılarının sahipleri.

Merhaba, sazla sözü sözleyerek; bilindik tabirleri harmanlayarak, bilinmezleri mızrabının tele dokunuşu ile dillendiren, çağlayan misali yüreklere akıtıveren yürek insanları.

Merhaba, ölümü bile sıcak bir tebessümle karşılayacak olgunluğa erişmiş yüreklerin canlı sahipleri..

Merhaba, karanlık gecelerin ürküten sokaklarına, saçlarından bir tutam rüzgâr bırakabilen; hasta ağaçların gölgelerinin de gece veya gündüz kadar değerli olduğu hissini yakalayanlar.

 

Merhaba, gündüzün ışığını güneşin gözlerinden değil, güneşin ışık ödünç aldığı kaynaktan geldiğini görebilecek kadar yumuşatılabilmiş kalplerin sahipleri.

 

Merhaba, perdeleri söküp atarak ben buyum nidasıyla kendini gösterebilen, korunması gereken perdeleriyse, içindeki şeytanı boğarak koruyan tertemiz ruh sahipleri.

 

Merhaba, uğruna ölecek hiçbir değerleri bulunmayan kişiliksizliklerin hakim olduğu toplumda, yağlı urganı kendi elleriyle boynuna geçirmekten geri durmayacak, uğruna ölecek değerleri bulunan ölümsüzlük tutkunları..

Merhaba, aşka hüküm giydirilen mahkemeleri, gönül mahzenine taşıyıp mahkemelik mahkemeleri buralarda mahkûm etmeyi bilen cesur yürekler.

 

Merhaba, kışın soğuğunu avuçlarında ısıtmayı, yazın sıcağını nefesiyle serinletmeyi bilen âşıklar.

 

Merhaba, gözle görülebilen her şeyi, gözle görülemeyen duyguların mamulü olan sevgi ipliğiyle umut gergefinde dokuyabilen şiir yürekler.

 

Merhaba gün,

Merhaba gündüz,

Merhaba bir açıp bir kapanan İstanbul’ un istikrarsız havası,

Merhaba sıcak çayım,

Merhaba sandalyem,

Merhaba bilgisayarım...

Merhaba evren

Hepinizi çok, ama çok seviyorum...

 

Selam Olsun...

 

 

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : merhabeyn, merhaba

ELİ KOLU BAĞLI OLMAK NE GARİP

 

        Kayıp ilanı mı versem, şehir şehir dolanmak yerine?

Ödül mü koysam, ölü veya diri seni bulup getirene?

Hangi ayrılık var ki, böyle diş ağrısı gibi durmadan zonklasın?

Hangi cam kesiği var ki, böyle musluk gibi içime damlasın?

Hiç sanmam! ...

Hasta kalbim bunu bir süre daha kaldıramaz! .

Feriştah olsa, böyle eli kolu bağlı bekleyip duramaz.

Hangi mübarek dua,

Hangi evliya tesir eder, seni döndürmeye?

Hangi aptal mazeret ikna eder, ateşimi söndürmeye?

Olur mu be! . Olur mu?

Bu da benim gibi adama yapılır mı?

Aşk dediğin mendil mi?

Buruşturup bir kenara atılır mı?

VEFA bu kadar basit mi? Alınır mı? Satılır mı?

 

Yusuf Hayaloğlu

                                                              

 

 

             Umut fakirin yitik malı, mazlumun düşündeki sihirli değnek, zalimin başkasında görmeye asla tahammül edemediği, hiçbir yoksulda bulunmasını hazmedemeyeceği kıymetli mücevher. Aslında herkesin yolcusu olduğu soyut mekân.

 

              Eş anlamlı (anlamdaş) ile karşıt (zıt) anlamlı kelimeler, eğitim öğretim hayatının başladığı yıldan ömrümüzün son demine kadar bize soruldu durdu. Her şeyin karşıt anlamlısına kabul diyorum da, umudun karşıtına umutsuzluk denildiğinde doğru cevap verildiğine bir türlü ikna edemiyorum kendimi. Umudun zıttı hep “ eli kolu bağlı olmak ” diye anlam buldu içimde.

 

               Eli kolu bağlı olmak ne garip değil mi. Hepimizin öyle bir anı olmuştur. Elimiz kolumuz bağlı oturup kaderimizi beklemek nevinden yani. Nasıl yüreği büzülür insanın, nasıl tatsız gelir o en tatlı denilen dünya nimetleri. Hele bir de konu, sadece sizinle ilgili değilse! Hele siz birilerinin umut beklediğiyseniz. Ve çaresiz olan da sizseniz işte ölüm o ölümdür.

 

                Şuradan şuraya gidecek takatinizin kalmadığı, dizlerinizin bağının çözüldüğü, dermansız bir ruh haline düştüğünüz zamanlarınızda siz ne yaparsınız sevgili dostlarım. Ne yapılabilir ki? Dediğinizi duyar gibiyim. Eli kolu bağlıyken ne yapabilir insan. Düşünsenize kendinize bile zarar veremiyor ve en fazla üzülebiliyorsunuz.

 

               O halde kimselerin elini kolunu bağlamamaya özen gösterelim ki,   eli kolu bağlı olanlardan olmayalım. Eli kolu bağlı iken çözülmüş olanlar, çözsünler bağlı olanların ellerini kollarını. Dem vurmasınlar yoksunluktan ve yoksulluktan. Dem vurmasınlar çaresizlikten. Keşke diye başlamasınlar hiçbir cümleye.

 

                  Keşke kelimesi sizde neler uyandırır bilemem ama bende her zaman bir manevra hissi uyandırmıştır.  Yani argo tabiriyle “ kıvırma”   olarak hafızamda yer almıştır. Şunu hiç denediniz mi bilmiyorum. Birilerinden bir şey istemeye gittiğinizde, hele vereceğinden de çok ümitli değilseniz…

 

                  Senden şunu isteyeceğim ama lütfen keşke ile başlayan bir cümleyle cevap verme. Ya da keşke kelimesini kullanmadan cevap ver. Bana keşkelerinden arınmış bir cevapla gel. Gayrı zorla alacak değilim. Ama varsa var, yoksa yok. Yok diyebilmenin payandası olmasın keşken. Ümit verebilmek, ümitvar olabilmek tabii ki, arzu edilir. Lakin önemli olan zor olanı yapabilmek değil midir?

 

                    Hayatlara değer katmanın yolu, değerleri hayatlara katmaktan geçer. Bunun böyle olduğunu düşündüm her zaman. Bunun böyle kabul edilmesinde bir zorluk yok da, nelere değer denildiğinde belki de zorluk vardır. Değer nedir? Vefa, ümit, iyilik, yardım, sevmek, insanlık…  Vs. vs.

Bunların hepsi birer değer değil midir? Bu listeyi uzattıkça uza tadabiliriz. İşte bu değerleri hayatın merkezine almak ve bu bağlamda karşılıklar beklemek kişinin kendisine ve çevresine duyduğu saygının bir başka yönlü ifadesidir. Bu yönde beklentilerin hiçbirisi keşkeyle başlayan bir cümle silahıyla karşılaşmak istemez. Çünkü insan dost dediği birilerinin kıvırmalarından hoşnut olmaz. Ya da onun kötü duruma düşmesiyle mutlu olmaz.

        

Başına bir şey gelirse, “Şöyle yapsaydım, böyle olurdu.” Diye hayıflanıp durma. “Allah’ın takdiri bu. O, ne dilerse yapar.” de. Zira “Eğer şöyle yapsaydım…” sözü şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar.”

 

Müslim, İbni Mace

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

DENİZİN DİZGİNLERİNİ TUTAMAZSINIZ

 

 

Aşk derdiyle hoşem

el çek ilacımdan tabib

Kılma derman kim

helâkim zehr–i dermanındadır

 

Fuzuli

 

 

 

 

 

                 Avuçlarınıza bir damla suyu döktüğünüzde, avuçlarınızdan kayıp, kendince bir yol bulması olayını pozitif bilimler bakımından çok basit, zaman harcanılmayacak kadar önemsiz bir deney olarak tanımlayabilirsiniz. Ancak, bunu gündelik hayatın sosyo-politik gerçeklerini anlatmak amaçlı kullandığınızda, birçok şey ifade edeceği yadsınamaz bir gerçekliktir. Avuca boşaltılan bir damla suyun, kendi yolunu bulmasından ders çıkarmayıp, denizleri dizginlemeye çalışanların bu düşünceleri ne kadar afakî.

 

                    Bugün gündoğumu olsun, yıllardır ertelediğim hayallerimin. Bugün fosilleşmeyi her haliyle hak eden jakobenliğin tükeniş günü olsun. Jakobenliğin uğurlanış törenine hepiniz davetlisiniz. Törene lütfen ellerinizde karanfillerle gelin. Karanfili sembol belledikleri için. Gül sevmez onlar. Koklamadan, dokunmadan aforoz etmişler, gönül bahçelerinden Gül’ü.

 

                    Bugün veda günü. Ağlamalarımı da vermem gerek ama ağlayışlarımı alsan da ağlamana razı gelmez ki gönlüm. Ağlamalarımı biriktirmeye devam edeceğim. Senin öcü diye baktığın gözyaşı, bana ekmek ve su gibi her daim lazım olan bir şey. Tek farkı, sen ağlatmayacaksın, ben ağlayacağım. “Ağlatılıyorsanız acı çekiyorsunuz demektir, ağlıyorsanız çok büyüksünüz demektir” diye düşünüyorum.

 

                   Yıllar yılı beni, bir güvercin kanadına düşürdüğünüzün, farkında bile değilsiniz belki. Oysaki beni o güvercinin kanadına düşürürken, günün birinde ondan uçmayı öğreneceğimi ve semalarınızda uçacağımı hesap edemediniz değil mi?

 

                  Gürültü yapmayın beyler..! Bu apartmanda sizden başka yaşayanlar da var. Hem biz komşu değil miyiz? Biz ki, komşuluğu öz akrabalığa eşdeğer tutar, komşusu kendisinden razı olmayınca, o gün mahcup olunacağı hisleriyle donanmış, bir büyük hesabın ödenememesini dert edinen komşularınızız.

                  

                  Hem daha önce uyarmıştım sizi, çok bağırırsanız sesiniz kısılır, konuşamazsınız diye. Komşu nedir bilmek için, kardeşin de ne demek olduğunu bilmek lazım gelir. Kardeşliği bilmeseniz de kardeşimizsiniz. Komşumuzsunuz. 

 

                 Ağaçların dallarına köpürmeyin beyler. Dalın yaprağına, bahçenin toprağına, baharın o delişmen çağına. Bahar geldi beyler, öteleyemez, iteleyemez, engelleyemezsiniz. Baharın gelişine kızmayın beyler, kesmekle bitiremezsiniz yeşil dalları. Geceyi güneşe dövdürmeye, güneşi geceyle korkutmaya çabalıyorsunuz… Oldu mu şimdi?

 

                  Hislerimde, o ölüm çığırtkanlığı yapan, aşüfte sarhoş nidaları, sahibine koşar adım geri dönüyor. O aşüftenin kulak tırmalayan kahkahaları hala inliyor sokaklarımda.

 

                   Bundan sonra kendi gurbetini yaşayacağını sanma. Benim gurbetimi yaşayacaksın. Nasıl bir gurbet yaşadığımı anlatsam dudakların uçuklayacak, kaç defa ısıracaksın o acı simsiyah dudaklarını biliyor musun? Ama korkma..! Senin yaptığını asla yapmayacağım. Düşünsene “ ölmek isteyip ölememek, yaşamak isteyip, yaşamdan soğutulmak” Bana yaptıklarının özeti bu. Ama ben sana asla bunu yapmayacağım. Bu duyguyu hiç bilemeyeceksin sanırım. Çünkü sen yaşamak istediğinde, ben sana engel olmayacağım.

 

                    Biz kollarımızı iki yana açtığımızda kollarımızın arasına gökkuşağının doğuşuna şahitlik etmişleriz. Siz bunu göremezsiniz. Gül diye rüzgârgülünden başkasını tanımadınız ki.

 

                    Rüzgârgülü ile Gül ‘ün farkını, avuçlarımıza gül diye tutuşturup kanatmalarınızdan hâsıl olan, yaralarımızdan sorun lütfen. O yaralar dile geldiğinde, kim bilir belki de size teşekkür edeceklerdir verdiğiniz acılar için. Siz diken tutuşturmamış olmasaydınız elimize, belki de bugün, Gül tutmayı beceremeyecektik. Biz size, dikenlerini, eseriniz olan nasırlı ellerimizle söküp, tertemiz hale getirdiğimiz bir Gül sunacağız. Lütfen koklamayı da öğrenin artık.

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

UMUT İSTASYONU (RUZ-û GÜL)

 

UMUT İSTASYONU

 

Ya Adn... Ya da
ayrılığın rumuzu
lale bitmese
Itır yetişmez mi
zengin maden yataklarında...


Itık bir iklim
kasavetten yontulmuş ve...
Şeksiz bir gelecek.
engin bir parıldayış
toprağımsı bir metal;
eski..ama mert ve kuşatan
mecal denizinin susuz balığı
hesapsız ölüm,hasret ve pahallı bir kitap
en pervasız umutlar
medfun edilmiş hislerden iyidir.
Yaşamak adına umut istasyonlarında.


Mehmet KIZILAY

                                                             

 

                   Beni yakından tanıyanlar, her zaman bardağın dolu tarafına bakmakla, daha da yakından tanıyanlar ise, öyle olmaması gerektiği halde, bütün insanları gereğinden çok sevmekle suçlarlar beni. Ben de en çok bu zamanlarımda mutlu olurum nedense.

 

                  Sevmek, sevebileceğince doya doya sevmek. En olumsuz hallerde bile mutlu olmak için bir nedeni olmak. Umut taşımak, umutlu olmak, umudu yaşamak ve insanlara umut taşımak. Umut istasyonu ‘nda bekleyenlerin gözlerini yolda koymamak.

 

                   Beni bilen bilir, bilmeyenler varsın Polyannacılık desinler modern terminolojilerden kelimeler aşırarak. Ben sevmeyi seviyorum. Umudu seviyorum. Umutla sevgiyi harmanlayınca hasadın büyüdüğünü yine modern dilde bir kavramla ifade etmek gerekirse, sinerji doğduğunu,  bunun iliklerime kadar işlediğini hissediyorum.

 

                   Gelin umuda giden yolu gözyaşlarımızla sulayıp, balçığa çevirmeyelim insanlığın müşterek yolunu. Faydasız ağlayışlarımızla gözlerimizi ümitsizliğe dûçar kılmayalım. Yolu balçıklaştırdığımızı görelim. Unutmayalım ki, yol balçıklaştıkça yürümemiz zorlaşacak. Batmamız kolaylaşacak.

 

                   Hava ile suyun, toprak ile suyun ve bunlarla ateşin ve de güneşin kardeş olduğunu anlamamız için daha kaç kitap yazılacak. Kaç kitap okuyacağız. Felaketimizin sebebi biz olmayalım diyorum. Anlayalım birbirimizi, hepimiz insanız. Biz bunu insan olarak birbirimizden isteme hakkına sahibiz.

 

                    Bir Kızılderili reisinin dediklerini hangi beyaz adam bir Kızılderili kadar anlayabilir. Gökyüzünü müşterek kullandıklarını, kim salık verecek bunlara. Kim tenindeki rengin boya olmadığını, bunu tercih ederek o renge bürünmediğini, o topraklarda, o coğrafyalarda doğmanın ya da doğmamanın onların ya da onların ebeveynlerinin ya da ya da… Hâsıl-ı kelam bu konuda suçlanabilecek hiç kimsenin olmadığını kim anlatacak.

 

                    Sağ tıkla kopyala beni, sonra yapıştır en acımasız yazıların üstüne. İçinden nasıl geliyorsa öyle yap. Törpüle içinde aşk diye biriktirdiğin sevginin pütür pütür olmuş sağlıksız yüzeyini. Karıncalarını dök üstünden.

 

                     Kızılderili dedik ya! Kızılderililerin ağıtlarını dinlediniz mi hiç..?

Her zaman beyaz adamlarla savaşımlarından bildiğimiz Kızılderililer ağıtlarında; Beyaz adamın düşlerine girme, duygularını anlama, umut denizlerinde yüzme, yürek dünyalarında yaşamaya duydukları özlemi dile getirirler kan kırmızısı gözleri, toprak renkli sözleriyle.

 

                      Sağanak ölümlerin yağdığı bu kan mevsiminde, umudu gömleksiz ceketsiz terk etmeyelim öfke döşeli sokaklara. Çıkınımızda biriktirdiğimiz azıcık umutla, düşmeyelim namertler pazarına müşteri diye. Umudumuzu az bir bedel karşılığında pazarlamayalım. Çünkü umudun bedeli yok, yok, yok…

 

                       Unutmayalım ki, umut tohumdur. Tohum küçüktür, gösterişsizdir, alımı yoktur. Çiçeğe benzemez, çiçek gibi kokmaz, çiçek renginde olmaz ve yaldızlı sözlerle övgüye layık görülmemiştir hiçbir zaman.

Ama dedik ya, çiçek kalıcı değildir. Kalacak olan yine tohumdur.

 

                       O halde gelip geçici çiçeğe gönül bağlamayalım. Bir çiçeğin peşinden ömür tüketmeyelim. Çiçeklerin güllerin gelip geçici alımına, şuh cazibesine kapılmayalım. Güle değil güllere talip olalım. Ki, RUZ - û GÜL  ‘de gülsüz kalmayalım. Samimi bağbanlar, umudunu taze tutmayı becerebilen bahçıvanlar olalım. Ki,  RUZ - û GÜL  ‘e buket buket, demet demet, dal dal, yaprak yaprak güllerle gidelim.

 

                       Bütün şehadet parmakları bizi göstersin. Üstümüze yönelen bakışlar bizi ışığa boğsun. Işık denizinde boğulalım ne çıkar…

Elimizde UMUT adlı bir cevher varken, yüreğimizde umut tadında bir lezzet varken, gözlerimizde bunun aşkı ve heyecanı dururken sorarım:

                       —Umut denen madenin ayarını ne ile ölçer, ne ile bulursunuz?

 

                       Unutmayalım ki, hiçbir sarraf umudun ayarını bilemez de, bulamaz da... Çünkü umudun ayarını ölçebilecek incelikte, bu hassasiyette bir ölçüm aracı veya mercek keşfedilebilmiş değildir.

 

                        UMUDUN OLMADIĞI MEVSİMDE, KUŞLAR HANGİ MENZİLE DOĞRU UÇAR ???

        

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

SADECE DOĞARKEN AĞLASINLAR

 

BAYRAM

Afak bütün hande, cihan başka cihandır;
Bayram ne kadar hos, ne setâretli zamandir!
Bayramda güler çehre-i mâ'sûm-i sabâvet,
Ümmîd çocuk sûret-i sâfinda iyandir

                                                              M.Akif Ersoy

 

 

 

 

                   Çocuk; İlahi takdirin tecellisidir diye anlatır dinsel kaynaklar. Pozitif bilimlerde ise; anne ve babanın münasebetleri ile sebep oldukları, genellikle dokuz aylık bir gelişim süresi ile anne karnında çeşitli evreleri yaşadıktan sonra dünyaya gelen üçüncü kişi olarak tarifi yapılır. Hayatın termodinamiğine uygun olarak oluşan, sosyal yaşamın sürekliliği ilkesiyle paralel giden , diğer canlılarla bir arada yaşama alanı içerisine dahil olan sosyal bir varlıktır der, sosyolojik terminoloji de..

 

                   Bu tanımlamaların her biri ne kadar da soğuklar değil mi? Hem zağarımda bulunan çocuk tariflerinin hiçbiriyle de tamamen örtüşmüyorlar.

 

                   Pratiklerin ifade zemininde böyle düşünürken, gerçeğin o soğuk eli bir şamar gibi suratımıza çarpınca anlıyoruz ki, bu değerlendirmelerden daha farklı bir duruş da sergileyebilmiş değiliz.

 

                     Zaman denilen koca ejderhanın elinden hiç kimsenin kurtulamadığı gerçeğini bulanlar; zirvelere dikmeye çabaladıkları bayrağı, yerine ulaştıracak kadar yaşayamayacaklarını erken anlarlar. Bunu ulaştırmak için;  genç, dinamik, geniş vizyon ve ufuk sahibi, ilim ve fen kervanının arkasından değil önünden yürümeyi öğrenmiş, tarihiyle sımsıkı bir bağ kurmayı başarmış bireylerle sonuca gidilebileceği ise gün gibi aşikardır. Bu taze kana,  enerjik güce duyulan ihtiyacın temin yolu ise kendi potansiyelinden ötede bir yerlerde değildir. “Bu kervan yolda dizilecek bir kervan değil.”

 

                      Kendi doğrularımızı yakalamak, kendi gerçeğimizi görmek zorundayız. Biz, çocuklarımıza geleceğin yükünü omuzlayacak yetiştirme ve geliştirme metodundan uzak iklimlerde, sadece Çocuk Bayramları’nda birkaç yaldızlı sözle övülen, yere göğe sığdırılamayan, diğer günlerde yine bir şey bilmez çocuk gözüyle bakılan, bunun dışında yukarıda değindiğimiz tanımlamalara uygun tarzlarda muamele ettiğimizin belki de farkında bile değilizdir.

                      Oysa ki, bizim çocuklarımız ağlıyor, hem de bir ömür…

                      Dünyanın en anlamlı, en tatlı ve aynı zamanda en kansız savaşı çocuklar için verilen savaştır. Silahların değil insanların konuştuğu bir coğrafyada, barut değil çiçek kokan alanlarda, hıçkırıkların değil kahkahaların duyulduğu evlerde yaşamak ve yaşatmak varken…

Umutların öldürülmediği, diriltilmeye çabalandığı bir atmosferde yaşamanın hülyasında olan bütün büyükleri, bu savaşta birer nefer olarak, mücadelenin kaynayan noktasına davet ediyorum.

Hülyalarımızın gözyaşları şakaklarımızdan tane tane kayıp toprağa ulaşmadan… Ağlayışlarımız Yavuz Bülent Bakiler’in ifadesiyle “iplik iplik  uzamadan.

 

                          Unutmayalım ki, dünya denilen denizin, barış adlı gemisinde, denize en yakın kamara Çocuk Kamarası ‘dır. Gelin bu yolculukta balık sevdasına düşmeyelim. Ömürlük sevdayı, öğünlük zevk payelerine kurban etmeyelim.  Çocuklarımızı ölüm-kalım savaşında kendi hallerine, kendi kaderlerine terketmeyelim.

                         Unutmayalım ki, balinalar, köpekbalıkları insan diliyle konuşmaz. İnsan dilinden anlamaz. Bunlarla konuşmaya çabalamak yerine, bizim dilimizle konuşan, söylediklerimizi anlayan, bizdeki gibi düşünme kabiliyetleri olan çocuklarımızla konuşmayı deneyelim. Bu gemi limanına ulaşsın. Yarı yolda terk etmeyelim. Kendimizin ve başkalarının ölümüne sebep biz olmayalım göz göre göre.

 

                          Gelin, Bayrağın kaderini azgın sular tayin etmesin. Vakit varken güngörmüş, nasır tutmuş ellerden aldığımız bayrağı düşürmeyelim. Gözümüz arkada kalmasın diyorsak, bayrağı devredeceğimiz ellere gözümüz gibi bakalım. Eller toprağımdan karılmış toprakla denizlerimden katılmış suyla bezenmiş çamurdan olsun ama; tiner kokmasın, sigara kokmasın. Eller göğe doğru dua ederken kalkık olsun ama namertlerden aman dilemek için kalkmasın, büyüklere karşı gelmek için kalkmasın. Kollar vatan için, toprak için, namus için kopmuş olsun ama alkol şişeleriyle çizilmiş dahi olmasın. Üstündeki elbise patiskadan olsun ama haram kazanılmış altın simli ipek olmasın…

 

ÇOCUKLAR DOĞARKEN AĞLASIN AMA... ONDAN SONRA HİÇ AMA HİÇ AĞLAMASIN. 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : çocuk, eğitim, gözyaşı, ağlamak, anne, baba, ebeveyn, büyükler, okul

Ertuğrul Gazi'nin Oğluna Vasiyeti

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Tarih

Düşündeyim Toprak Ufkuma Yağacağın Günün

 

 

'uğultuyu ebrulaştıran

imgesel yanılsamalar şiiri..'

Uğultunun ebruli olduğu
tuval
düştü yüreğime..

Seni düşlerken bile
incitmeyeceğim..
Usul usul düşleyeceğim..

Bir kaval sesidir
nidalarıma eşlik eden
onu da yıprattım ama..atmayacağım..

Ağız boşluğumda
gelir-gider
med-cezirler..anlatmayacağım..

Dilime günlerden beri
yapışıp durmuş bir türkü
Söküp dilimden..söyletmeyeceğim..

yüreğimdir bestekarın
icra ettiği her şarkıda
gözlerinin..derletmeyeceğim..

Beklerken kapı önlerinde
Bulutlara salacağın
kokunu...koklatmayacağım...

Bir rüzigar
eser durur..dinmez herhalde..
toprak ufkuma..döktürmeyeceğim..

Damla damla yağ
toprak ufkuma..
damlaları..kaybetmeyeceğim...

Tabiat renginden giyinse..
uyanık mezarlıkta gezintide olsam
toprağı toprağından..giydirtmeyeceğim..

terkedilmiş alanlara girsek
her lokmada yalnızlığımı yutacağım..
ağaçlara..yutturmayacağım..

Esrik ağaçların gelmişse
raks vakti... türkü ummanında
çengide olsa ağacı...oynatmayacağım..

İmgesel bir yanılsamadan bahsetmeyeceğim..
çünkü ben bu defa..
yanıltmayacağım..

Mehmet KIZILAY -Karanfil şiirler

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : uğultuyla beraber

MERHABA DOST

Kardeşim sen düşünceden ibaretsin

Geriye kalan et ve kemik

Gül düşünürsün, “Gülistan” olursun

Diken düşünürsün, “Dikenlik” olursun.

Mevlâna

 

                                                    Merhaba Dost,

                   Nesneli kucaklayan öznel bir ifadeyle, tekil manada dost diyorum.Zira, şu an her kim ,bu yazıyı okunmaya değer bulup okuyorsa, O’dur kastettiğim.Platformdaki ilk karşılaşmamız olması hasebiyle, tanışma niteliğini yüklediğim yazımla, sizi yormamak ilk günden bıktırmamak adına, sözü fazla uzatmayacağım.

                                     UNESCO ’nun, 2007 yılını Mevlana yılı ilan etmesinin yanında, yüzyıllara hitap eden bir özge değer olarak, hoşgörü abidesi Mevlana’nın dörtlüğüyle taçlandırmak istedim ilk yazımı.İnsanlık tarihi ile paylaşabildiğimiz, evrensel değerlerimizden olan ve evrenin dili ile konuşmayı başarabilmiş, nadide insanlarımızdan Mevlana’nın, düşünce ve ifadelerinden her daim faydalanmaya muhtacız.Hele konu düşüncenin eyleme en hızlı dönüştüğü nokta ve de bitmeyen eylem olarak EĞİTİMse.

                 Bizler Mevlana’nın ifadesiyle; GÜL düşünen değil, GÜL düşünmesi kaçınılmaz bir sorumluluk olan pozisyonlarda, görmek zorundayız kendimizi.Zira, tarihin hiçbir döneminde hiçbir alanda düşünceler eğitim alanındaki kadar bir hızla eyleme dönüşmemiştir.Bizler, birer bahçıvanız. Gülistan yapmak bizim işimiz.Hızlı eylem savaşçılarıyız, bir manada.Her gün, şiddet olayları ile, hırsızlık veya uçucu madde bağımlılıklarının felaketleriyle gündeme getirilen çocukların, bütün sorumluluğunu üzerimize almanın vaktidir şimdi.Yarınlarımızı görmeliyiz bu büyük puntoların altında çıkan haberlerde.Yarınımızdan haber veriyor, televizyonlardaki görüntülerin her biri.Farkında olsak, belki de hiçbirimiz, o yarınlarda yaşamak, çocuklarımızın o yarınlarda büyümesini istemezdik.”Dikenlik” ler mi ? Şikayet etmek yok!

Bu denli ajite edilmiş bir toplum yapısı, bu denli ihmale uğramış çocukların yaşadığı, boş vermişliklerin alıp başını gittiği, bu dikenlikler bizim eserlerimiz. Biz dikenliğimizi seveceğiz, sahip çıkacağız.Şuna inanıyoruz ki; gül dalları dikenleri de, gülleri de aynı sever.Sevmeme hakkımız yok dikenleri. O dikenleri gül bahçemize, gülistanımıza çit yapacağız.Tomurcukları koruduklarına, hep beraber şahitlik edeceğiz.

Evet sevgili dostlar, yazımın başında belirttiğim gibi, sözü uzatmayacağım. Önümüzdeki zaman diliminde kısaca değinmek gerekirse, şu konu başlıklarıyla, o değerli zamanlarınızdan, çalma niyetindeyim. Kapınızı, açık tutun lütfen.Ben, başarılı bir hırsız değilim!!

Eğitimde yeni ufuklar, yeni stratejiler, yeni metodlar.

Eğitimde yönetim anlayışları ve liderlik konumu olarak eğitim yöneticiliği.

Eğitimde birey-okul-çevre üçlemi.

Eğitimde nitelik ve toplam kalite anlayışı.

Eğitim sistemimizin maneviyatı tatmin edememesi ve eğitimcilerin sorumlulukları.

Birey olarak Çocuk.

Birey olarak öğretmen ve yöneticiler.

Birey olarak veliler.

Tabii ki bunlar yazılarımızın ana çerçevesini belirleyecek. Süreç içerisinde güncel eğitim konuları üzerinde de fikir teatisinde bulunacağız inşallah.

Yeniden görüşmek üzere hepinizi  Selamlıyorum.

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

IŞIK ÜLKESİ

  

 

Sen bilemezsin!

Sen çaresizliği, sen yoksulluğu, bilemezsin…

Sen ölük toprağına belenmeyi,

Yamalı kundaklarda uyumayı

Sen yoksul evleri bilemezsin.

Sen,

Senin inekten, keçiden hatta eşekten sonra

Sırada olduğunu

En son doyduğunu bilemezsin.

Bilmem kaçıncı kez tersyüz edilmiş

baba gömlekleriyle halaylarda

Breyy! Diye bağırmayı

Mendil sallamayı da bilemezsin.

….

Ahmet SAMUR

                                                             

 

             Işıksızlık boğuyor beni.Karanlığın endâmı hoşmuş güzelmiş neyime.Yalnızlığın o pörsümüş, yürek burkan bakışları üzerimden kalksın da kime tebessüm lûtfederse etsin.

             Işıksızlıktan boğuluyorum.Yıldızlar doyurmuyor beni.Güzden yeşil kalmış, tek bir yaprak bulsam, nefes almam için yetecek doğrusu. Baharın çiçekleri dalında kalakalsın.Dağlardaki çimenler, tavşan avına çıkanların, potinlerini gezindirsin tepesinde.Kaç deniz içtim, kaç defa güneş yutup güneş kustum bilemezsin.

Bulutların azgınlığı mıdır ışığı karanlığa mıhlayan. Alnım nasıl kertelendi? Ne zaman kertelendi? Niçin? Niçin...? Bir türlü anlayamadım. Anlamak şöyle dursun, farkına bile varamadım. Farkına varsam, görsem bilirdim belki. Engel olmak için her bir şeyi yapardım belki de….  Kim bilir ?

Yeni doğmuş tertemiz, günahsız bir bebeğin yüzünü çalardım alnıma, belki de…

              Işığa gerek duyulmadan yaşanılabilen bir ülke yok. Biliyorum.Peki , çocukların emeklemedikleri, emeklemeden yürüyebildikleri bir “IŞIK ÜLKESİ  de mi   yok ?

              Karanlığa duyduğum müthiş öfkeden, karanlıklarla girdiğim amansız kavgalarımdan adımın “ Karanlıkların Müzmin Savaşçısı” na çıktığı bu gezegende büyükler yeniden emeklemeye başladı. Emeklemeye başlattı birileri birilerini. Mart ayını Eylül ayını sevmiyordum eskiden. Şimdi Şubat ve Nisanı da ekliyorum sevimsiz aylar envanterime.Ben yeniden emeklemek istemiyorum. O halde yaşamamalıyım ya da gitmeliyim…

Gitmeliyim! Yoksa, kırıp dizlerimi, emekletecekler yeniden, yeni baştan. Ve ben herkes gibi olmak istemiyorum.Herke s gibi olmak istemeyen herkes de emeklememek için ne gerekiyorsa onu yapacaktır eminim.

Gitmezsem, kesecekler dilimi, çoğu kez herkese yapıldığı gibi. Ve ben herkes gibi olmak istemiyorum.Herkes gibi olmak istemeyen herkesi de kesilmeyen dilleriyle daha sevimli olacakları gerçeğine ait düşüncelerle baş başa bırakıyorum. Hem kesilen dilim bir daha yeşerir mi bilemem ama ben dilimin yeniden yeşermesini de bekleyemem.Zira yürüyen ağaçların bacaklarında baltaların izi hala duruyor.

                 Ey zulüm gören herkesin hülyası, ey ışık ülkesi! Beni topraklarının uzandığı en ücra köşene kabul eder misin? Sende olayım yeter. Seni yaşasın, bir şeylerin tutkusunu yüreğinde her daim tutanlar, seninle olsun yeter. Yeter ki sen evet de.

Sıcak bir karşılama beklemeyeceğim. Nazik davetlerde olmayacak gözüm. Hatta en soğuk yüzünle, bakışlarını suratıma bir şamar gibi atıvereceksen de razıyım. Seyahatlerimde kömür yüklü vagonlarda , yük trenleriyle yol almaya da razıyım.

                 Bilirim ki, sana geldiğimde acılar kaynatan yüreğim; soğuk ama mağrur, soluk ama yağız bir delikanlı gibi mert, duran yüzüne dokunarak “SEVGİ” diye yağacaktır.

Ve sen en çok mutlu olursun.Çünkü sen sevgiye değer verirsin. 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

EĞİTİM KURUMLARINDA YÖNETİŞİM

 

                                                                          “Eğitim her şeydir. Şeftali bir zamanlar acı bir  bademdi; karnabahar, üniversite eğitimi almış

 bir lahanadan başka bir şey değildir.”

Mark Twain

 

“Eğitimin yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey

onun etki alanının dışında kalamaz.

Kötü ahlakları iyiye çevirebilir; kötü ilkeleri yıkar

 ve yerine yenilerini koyar;

insanları melekler seviyesine çıkarabilir."

Mark Twain

 

                               EĞİTİM KURUMLARINDA YÖNETİŞİM

 

                 Yönetişsel hislerin hayat bulduğu, sosyal adaletin tüm kurum ve kuruluşlara; beraberinde eğitim kurumlarına da hakim olduğu bir günün düşüyle uyanıyorum. Yönetişim ve iletişim kavramlarından müteşekkil yönetişim kavramına geçen yazımda kısaca değinmiştim. “Governance” denilen yönetişim kavramı, yöneten ve yönetilen gibi çok önemli iki unsurla hayat bulabilir. Konumuz bu iki unsurun etkili iletişimi ya da etkileşimli yönetim anlayışı.  

                   Sağlıklı bir yönetişimden bahsetmenin en temel prensibi, iletişim yollarının açık tutulmasıdır.Dünya genelinde yaşanan transformasyonun yönetenleri mecbur kıldığı, yönetilenleri ise diyalogta önemli bir sac ayağı oldukları gerçeğiyle tanıştırdıkları bir zaman dilimindeyiz.Bu rüzgarın dünyanın gelişmiş ülkelerinden aldığı hızla dalga dalga yayıldığı ve girdiği her toplumu olumlu yönde transforme ettiği gerçeğinden yola çıkarak, eğitim kurumlarının da sinelerini bu rüzgara açtıklarını görmek umudundayım.Şu noktayı da eklemezsem tanımlamamın eksik kalacağını düşünüyorum. Yönetişim; iletişim, yöneten, yönetilen kavramlarından doğsa da buna kontrol ya da denetim kavramlarını da dahil etmediğimiz zaman, otobüsün altına takılmış traktör lastiği gibi duracağını da unutmamak gerekir.Yönetişimin eğitim kurumlarındaki işleyiş özellikleri hangi şekillerde vücut bulur?

                  Eğitim kurumları derken herkesin aklından geçen ilk anlamdan bahsediyorum. Elbette yaygın veya örgün eğitim kurumları; kısaca okullar.

Okul deyince, bütünsel manada, binası ve bölümleriyle beraber, okul toplumunu oluşturan şu öğeler akla gelir: Öğrenciler, öğretmenler, yöneticiler, yardımcı hizmetler sınıfı personeli, veli , vs…

                  Okula yönetişimin girmesini sağlamakla yükümlü olan kişi, lider konumundaki okul müdürüdür. Onu olması gereken yere oturtmak ise topyekün herkesin görevidir. Okul yöneticisinin görevi; okul içi ve okul dışı dinamikleri doğru tespit ederek azami ölçüde bunları eğitim- öğretim hizmetleri yararına kanalize etmektir. Bununla birlikte gerek ortam , gerekse materyal sağlama noktasında özveri ile işin içine girmektir.Gerek resmi gerek resmi olmayan topluluk veya kurumları, okul toplumu yararına çalıştırmanın kaçınılmazlığı ortadadır.Bunun için hiçbir şekilde çekince gösterilmemelidir.

“Suya sabuna dokunmayayım diyen adamın elleri , her zaman kirli kalmaya mahkumdur.” Zira su ve sabun kullanılmadan temizlik olmaz.Okullar bilgi çeşmeleridir. O halde bu bilgi çeşmelerini birer ilim pınarına, sevgi membaına çevirmenin yolu “Su ‘dan korkmayan, suya sabuna dokunmaya yüreği olan insanlarla” mümkün.

İşte tüm bunlar gerçek liderlerle, gerçek yöneticilerle gerçekleşecek eylemlerdir. Yönettiği kurum için doğru ve gerçekçi hedefler tayin edebilen, tayin ettiği bu hedefleri paylaşım alanlarına sunabilen, diyalog ve etkileşime dayalı yönetimi hazmedebilmiş ve hesap verebilirlik (şeffaflık) mefhumunu güçlü tutan yöneticinin başarılı olması kaçınılmazdır.

Kimdir başarılı yönetici?

                    Paylaşıma açacağı her konuyu şeffaf bir şekilde, tenkit havuzuna dökebilen, konu ile ilgili olumlu veya olumsuz tenkitleri olgunlukla karşılayabilen yönetici başarılı yöneticidir.                   

                    Maiyetindeki personeline hatta yukarıda değindiğimiz bütün okul toplumuna, okulu bir adım daha ileriye götürmek için görüş alışverişinde bulunabilen ve aldığı en önemsiz gibi görünenini bile değerlendirmeye değer bulup dikkate alan yönetici başarılı yöneticidir.

                   Kendini çağın gereklerine uygun olarak yenileyebilen, yenilikleri kısa zamanda bulunduğu kurumda gündemine getirmekten çekinmeyen ve bu yeniliğin kurum bünyesinde hazmına, gerektiği kadar zaman, enerji ve güç verebilen yönetici başarılı yöneticidir.

                    Mesela; bundan 10 yıl önce okuma yazma bilmeyen insanla bugün bilgisayar kullanmayı bilmeyen insan arasında bir fark olup olmadığını buyurun siz takdir edin.Bu çağda bilgisayar kullanmayı bilmeyen bir yönetici ya da öğretmen düşünülebilir mi?

                    Okul toplumunun öznesi olan öğrencilerin her birini büyük bir titizlikle dikilmiş bir fidan gibi görüp, onlardan bir tanesinin bile kırılmasına ya da boynunun bükülmesine tahammül gösteremeyen yönetici başarılı yöneticidir.

                    Her veliyi, kendisine emanet verilmiş bu fidanların sahipleri ve hesap verilecek bahçe sahipleri gibi görebilen yönetici başarılı yöneticidir.

                    Öğretmenlerin de, müdür yardımcılarının da,  kendisinin de , diğer personelin de bu bahçenin bahçıvanları olarak görebilen ve bu bahçıvanları şevkle çalıştırma heyecanını yaşayabilen yönetici başarılı yöneticidir.

Kısaca; “Yönetişebilen yönetici, gerçek yöneticidir.”

 

NİCE YÖNETİŞSEL DOSTLUK GÜNLERE…

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

YENİ BİR YÖNETİM FELSEFESİ-YÖNETİŞİM

                            

                                                       Tüm vatandaşlara kaliteli ve üretken     bir yaşam sağlamak için fırsatlar yaratmanın

                               anahtarı, ekonomik büyüme, sosyal uyum ve

iyi yönetişim arasındaki üçlü dengeyi sağlamaktır.

 

Donald J. Johnston

OECD Genel Sekreteri 

 

            Yönetim; yönetmek fiilinden kaynaklı, kısaca idare anlamına gelen ve yaşamın her safhasında bulunulması kaçınılmaz olan becerilerin, genel adı olarak tarif edilir.

            Yönetim, resmi çerçevesi belli  olsun olmasın her yerde mutlak surette kendini gösterir.Küçük bir aileden tutun da, koca bir devlete kadar, her topluluk bir yönetim anlayışı benimser.

En ilkel topluluklarda da, en modern toplumlarda da, yönetim kavramı kabul görmüş ve görüngüsü ne şekilde olursa olsun, içselleştirilmiştir.

            Hayatın her alanında olduğu gibi, yönetim alanında da sürekli gelişim yönünde bir değişim yaşandığına tarih tanıklık etmiştir.Buna “ tekamül “ dersek, sanırım içini doldurmuş oluruz.Zira her değişim, pozitif yönde sonuçların doğduğu minvalde yol almaz. Ancak tekamül dediğimiz vakit, kemale doğru adım adım bir ilerlemeyi tarif etmiş oluruz.

           Yönetimdeki değişim; koyu merkeziyetçilikten, adem-i merkeziyetçiliğe

hatta yetki paylaşımcılığına ve devrine; baskıcı ve dayatmacı tutumlardan, tartışılabilir, eleştiriye açık anlayışlara; çelik suratlardan, tebessüm yüklü suratlara; hiyerarşik dışsal etkilere kapalılıktan, her kademesinden bir üst kademeye görüş, öneri ve kendi içinde çözüm üretebilen yeni hiyerarşik anlayışlara dönüşmüştür.

            Burada, yönetim kavramını, topyekün açıklamaya kalkışırsak; sanırım, en az elli serilik  köşe yazıları kaleme almak gerekir.Bundan dolayı bize ait olan, ya da, çorbamızın kaynadığı kazana tuz katma yoluna gidip      “ Eğitimde Yönetim”  diyelim.

            İlkokula başladığım yıllardan bu yana, pek kimsenin yapmadığı, ya da, aslında herkesin yaptığı fakat, farkındalıktan uzak baktığı bir koleksiyon yaptım.

Yıllardır harf biriktiriyorum. Bugün o koleksiyonumu açtım. Ve, biriktirdiğim harflerden, geçmiş yıllara ait kelimelerle nostaljik bir dansa tutuldum. Önce, Ali gel. Sonra, maddenin üç hali. Sonra Newton Kanunu. Daha sonra,Pİaget yazdı ellerim istemdışı reflekslerle.Piaget yazdığımda takriben üniversite yıllarıma ait kareler ardı sıra yürüyordu hafızamda.Koleksiyonu toplayıp bir vazoya doldururken harflerin kendi aralarında fısıldayışlarını işittim. Eksik kalanı tamamlamak üzere sözleşmişler meğerse. Şaşkın bakışlarım arasında bugünün fotoğrafının vazoda oluştuğu karede yepyeni bir kavram vardı.Daha önce duymadığım, bilmediğim. “ YÖNETİŞİM” .

              Ne anlam ifade ediyordu bu kelime.Evde bulunan sözlüklerin her birini açtığımda yeni bir hayal kırıklığı yaşıyordum. Zira, evde bulunan 2-3 sözlüğün hiçbirinde bu kelime yoktu. Yabancı diller sözlüğünde de olmayacağı kesindi. Çünkü kelime Türkçe kokuyordu. Kokusundan yola çıkarak yemeği tarif etmek zor değil ama yepyeni bir yemekse bu, o kadar kolay da değildi. Sanki yönetim kelimesinin sonunu, iletişim kelimesinin başını kesip, ikisini bir tencerede kaynatmışlar. Araştırmalarımı derinleştirdiğimde bunun yepyeni bir yönetim mantalitesi olduğunu gördüm.Meğerse 1989 yılından beri kullanılıyormuş ülkemiz dışında. Bunun 2000 yılında Türkiye de kullanılmaya başlandığını “ Sayıştay Dergisi Sayı:51-52 sayfa 44-45’ lerden öğrendim.

               Lezzetleri karıştırmadan yine kendi çorbamızın kaynadığı kazana dönecek olursak; bulunduğumuz yer ile,  bulunmamız gereken yer arasındaki mesafenin kat edilemeyecek uzunlukta olmadığını sevinçle karşılıyorum.  Okul yönetimi alanındaki paradigmaların değiştiği ya da güncelleştiği, yönetim kaynaklı paradokslarınsa aşılabilir noktaya gerilediğini görmek beni sonsuz memnun ediyor.Zira ümit, yegane sermayemizdir.

               Önceki yazımda değindiğim gibi, her dönemde , her zeminde değişimler dirençlerle karşılaşır ve ne ilginçtir ki, her zaman bu dirençleri kırar geçer.

Gelecek yazımda yönetişim kavramı etrafında okulda yönetimi ele almak üzere,

NİCE YÖNETİŞSEL DOSTLUK GÜNLERE…

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

EĞİTİMDE YENİ UFUKLAR, YENİ STRATEJİLER VE METODOLOJİK ARGÜMANLA

Kötümser yalnız tüneli görür,

iyimser tünelin sonundaki ışığı görür,

gerçekçi tünelle birlikte ışığı

 ve de gelecek treni görür.

 

J.Harris

 

 

          Eminim bu başlık hepinize, klişeleşmiş hatta banal cümleler topluluğunun yeniden yan yana dizilmiş hali havasını yansıttı. Kiminizde merak uyandırırken kiminize soğuk geldi.Bu cümleleri altını dolduracak şekilde bilimsel bilgileri ve ihtisas alanlarına paralel olarak yaptıkları bilimsel çalışma öğeleriyle dolduranların yaptıkları çalışmalara saygı duymakla birlikte, tarafımdan böyle bir çalışmanın köşe yazısı satırlarıyla sunumu bana ukalalık yaptığım hissi verecektir.

 

GİRDİ (Birey)       +            METODOLOJİ (Bilgi)                 ÇIKTI (Birey)

 

En basit haliyle eğitimde metodolojinin tarifi böyle yapılır.Dikkatinizi çekmek istediğim nokta; bugüne kadar incelemiş olduğum bilimsel anlamda metodolojik çalışmaların hiç birinde girdi ve çıktının aynı olduğuna rastlamamış olduğumdur.

Eğitim sistematiği üzerine düşünen insanların burada da aynı olmaması gerekir diye düşünebileceklerini olasılık dahilinde kabul ediyorum.Ancak eğitime orijinden hareketle bir yorum getirme ihtiyacı hissedenler bunun da tartışılabilir yeni bir perspektif olduğunu göreceklerdir.

 

GİRDİ (Bilgi)      +                  METODOLOJİ                                         ÇIKTI (Ürün-Davranış)

                                                    (Okul-Aile-Çevre ve diğer etki alanları)          

 

Şeklindeki klasik davranış kazandırma şematik sürecinin doğru yanları olduğu gibi eksikliklerini de görmezden gelemeyiz.Bu şematiği her incelediğimde sanki bir deney yapılıyor ve denek  insan değil de bir makineymiş intibaı alıyorum.Bunun değişilebilirliğini ve dogmatik bir bilgi olamayacağı gerçeğinden hareketle tartışılmasından yanayım.

      Tüm çağlarda geleneksel (klasik) kavramı çeşitli olaylar hatta bazı zamanlar olgular için bile kullanıla gelmiştir.Adında helezonik karakterli statükocu bir güç barındırsa da her dönemde değişime uğramış ve her klasik(geleneksel)  zamanla yerini yeni klasiklere (geleneksellere) bırakmak zorunda kalmıştır.

      Değişim bir süreçtir ve her tür gelenekselde saklı bulunan hakim yöntem, strateji, ilke, inanç ve değerleri bir bir ortadan kaldırır veya yepyeni bir surete büründürür.Her değişim sancılı olur.Bir değişim dalgasının hiçbir dirençle karşılaşmadan hatta kaotik bir anafora düşmeden yerleştiği görülmemiştir.

Nasıl ki insan, hayat termodinamiğinde sürekli bir tekamül yaşıyorsa, insanla ilgili olan her bilginin de bunu yaşaması doğaldır. Hatta insanla ilgili olmayanlar bile.

Yeni bir yönetmelik yayımlandığında, yeni bir müfredat hazırlandığında, yeni öğretim yöntem ve stratejileri geliştirildiğinde, yeni çalışma alanlarının belirdiğini gösteren bir süreci işaret eden bir parmak uzandığında; uzadığı ya da işaret ettiği yönün tersi yönünde ittirilmeye çalışılır ve kullanılan ifadeler şu tarzdadır:

“Eğitim yaz boz tahtası mıdır? Neden sistem değişiyor?Neden müfredat değişikliği? Neden bir yerde karar kılmıyorlar, bu alan, deneme - yanılma çalışmaları alanı mıdır?

Bu sorular yumağından süreç içerisinde pozitif yönde kabuller yoğun olmakla birlikte, red yönünde yıllar yılı değişime direnme çabaları da marjinal bir şekilde hayatını idame ettirmiştir.

Örneğin, son müfredat değişikliği; Bu değişim yeni nesil eğitimcilerin bir çoğunun ufuklarında kısa süreli bir emilim süreci yaşamış olmasına rağmen, tecrübeli olarak addedilen bir çok kişinin “ayak uyduramıyorum” itiraflarına, “işleyecek bir şey bulamıyorum” pes ediş ifadelerine adeta, pusulasını kaybeden denizci misali son çareyi emeklilik adasına sürülen gemide bulmalarına sebep olduğu bir çok örneğin canlı şahidi oldum.

Kısaca şunu derim ki, değişim kaçınılmazdır.Hayatın bütün evreleri için geçerlidir bu. Homojen diye tarif edilebilecek mevcudata dayalı ya da zihinsel alanların her kertesinde mutlaka değişim sancıları yaşanır ve değişimler olur.

Bundan çok değil 10 yıl önce bilgisayarlı eğitimi hülasa bile edilemezken bugün bu düşüncenin bir çok yerde hayata geçirildiğine tanıklık ediyoruz.Bu afaki düşünceye oransal olarak kim kaçta kaç şans veriyordu? İşte beklentilerini olumlu yönde kanalize etmeyi başarabilen paydaşların düşünüşleri bugün “Bilgi Teknolojileri Sınıfı Olmayan Okul Yok” gerçeğini hayal perdelerini kornişlerinden söküp atarak, o afaki görülen mekanlara bir kale gibi diktiler.

Şu misal bir çok şeye kafi değil mi? Henüz 1.sınıfa giden kızım eve geldiğinde:

-          Baba, proje ödevim var.

İşte bu cümle her seferinde yeni baştan hayal dünyam ile geçmişim arasında bir nostalji karesi koyuyor gözlerimin önüne ve ben taa içimden hissederek gülümsüyorum.

Tünel var evet doğru.Işık da var lütfen onu da görmeye çabalayalım.Ve biraz daha zorlayarak zihnimizi, açarak gözlerimizi gelen treni karşılamaya hazırlanalım.Karanlıkta kaybolmayalım, ışıkta boğulmayalım.Treni ise kaçırmayalım. Işığı ve karanlığı ayırt etmeyi öğrenelim.Siyahı da beyazı da görelim. Siyahla beyaz arasında olduğu kabul edilen 32 ton grinin herhangi birinde durmaya çalışmayalım.Çünkü o hiçbir zaman tam siyah ya da tam beyaz değildir?Siyahı ve beyazı tanıyalım lütfen.

Tabii bu arada Beşiktaş’ı kastetmediğimi de değişime direnen, her gelişmeyi kendisine zül kabul eden yorgun zihinlere açıklamak gereği duyuyorum.Merak ettiyseniz söyleyeyim.Ben Fenerbahçeliyim.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere O’na emanet.

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

ANNE! BENİ AFFET LÜTFEN

ANNE! BENİ AFFET LÜTFEN

 

iKi AŞIK / ISKALANMAYACAK BAHAR

Kararlıydı
İki Aşık
Gelen baharı
Iskalamamaya...

Mehtap'ın ışığında isim koydular birbirlerine
Umudun yüreğine vefayı mıhlayarak
Zerafet içinde dingin birer yol yorgunuydular
Esrik bakışlarıyla bütün dalgaları dövdürdüler
kıyıya bir bir
Hayata dair her ne sır varsa ifşa edeceklerdi
Yorgundu ama... yanmamıştı.

bahara kızarak ateşe attıkları güller
Manzarasının alımına.....

gönül vermediklerini ispatladılar
,,,,,,,denizden uzaklaşıp kayalıklara yol alarak
Nasırını söktüler.....

Çobanyıldızına aldırmadan aşkın acı çeken haline
Esrarengiz bir durulukla........... maviler içinde
Tanışmaktan ürkmemişlerdi.............................
....................................gözyaşları yutan denizle
............................................Birbirlerine sarılarak
.............................................................................

Mehmet Kızılay

 

Anne beni affet lütfen.Bir kusur işlediğimden, bir yanlış yaptığımdan değil.Sana yaldızlı sözlerle bir mektup yazamadığımdan da değil.Affet işte.Affedilecek her ne kusurum varsa bilip bilmediğim, işte onları affet.

Yıllar yılı ayrılıkların en zor olanına, hasretlerin en büyüğüne, evlat hasretine direnmeyi becerebilen yüreğine verdiğim acıdan dolayı affet.O tertemiz, o yalan ve riya bilmez, o sevgiden başka bir şey tanımaz yüreğini saygı ile öpüyorum.

İlk ayrılışımızın üzerinden tam on beş yıl geçti. Sanki, dün gibi her şey.Oysa ana yüreğinde ne derin izler bıraktığını, evlat sahibi olduktan sonra, daha bir iyi anlamaya başladım.Yaz tatillerinde yirmi günlüğüne de olsa ziyaret edip o mübarek ellerinden öptüm ama, o her yirmi günün sonunda yirmi birinci gün de kalmamı isteyişlerin şimdi daha bir anlamlı geliyor.

Hiç unutmadım.rahmetli babacığıma bir gün telefonda bu yaz tatilinde gelmeyi düşünmediğimi söylediğimde bana verdiği cevabı. Bir sürü nedenim vardı oysaki gelmemek için.Demişti ya o halde sen oğlunu gönder bir hafta senden uzakta kalsın. Ben de olmaz baba o daha küçük. Hem hiç ayrı kalmamış bizden dayanamaz demiştim.Oysa dayanamayacak olan çocuk değil, bendim , annesiydi.Bunu bilen babam.Gün görmüş ses tonuyla işte ben de öyle diyorum oğul, o daha küçük diyorum, o yanımızda olmadan olamaz diyorum.O otuz yaşına gelse de bizim küçük oğlumuz diyorum.

Bu anı her hatırlayışımda gözlerimde o kadar büyüyorsunuz ki, gözlerim dolup dolup yaş olarak boşalıyor. Siz gözyaşım oluyorsunuz anne.Bir gözümden sen bir gözümden babam boşalıyor.

Bir dağ başında yapayalnız kaldığımı konuşmalarımın bir feveran gibi yankı bulduğunu, söylediğim her sözün bana rücu ettiğini hissediyorum. Bir metropolde insan selinin aktığı geniş caddelerde bastığım her taşın çatırtısını duyuyorum yüreğimde. Anne bu taşların sırrı nedir? Anne sensizliğin cenderesinden geçtiğim her dakikada sıkışan kalbimin ferahlığının senin dualarına borçlu olduğunu biliyorum.Yeni acılara gark oldukça yüreğim, gözlerimi kapatıp seni düşünüyor, içimden bana ettiğin duaları geçiriyorum. Ellerinin yumuşaklığını bulamamanın hüznüyle uyanıyorum her sabah.

Anne! Üstüme bir karabulut gibi çöken hüzün nasıl da oluyor seni düşündükçe dağılıveriyor, hala çözemedim sırrını. Ey gizemli bakışların, ey yufkayı imrendirecek yüreğin, ey meleklerden katılmış güzellikle güzelleşmiş ruhun sahibi ey anam. Her gece yıldızların dansını izliyorum, gökyüzünün azıcık görünebildiği dar sokaklarda, dev binalar arasında. Birazcık başımı kaldırsam birazcık uzansam yukarıya doğru yüreğini görüyorum anne, o pazarlıksız ve de karşılıksız sevgiyle seven yüreğini. Hiç kimse anneden daha çok sevebilir mi evladını? Cevap mutlak doğru olarak “Hayır” Anne ben çocuklarımı senden daha çok seviyorum bunu itiraf etmeliyim.Çünkü sen de çocuklarını herkesten daha çok sevdiğini söylerdin.Çocuk sahibi olunca daha bir iyi anladım ne demek istediğini.Lütfen kızma bana.Bu kadar açıktan açığa itiraf ettiğim için. Ama cesaretimi senden alıyorum ana.Senin verdiğin cesaretle kendimi alanlara atmış olmama, bildiğim yaşadığım doğruları haykırmama kızma lütfen.Dedim ya ana sen çocuklarını herkesten çok severdin. Ben de.Çünkü anne ve baba olan herkes böyle yapar böyle düşünürmüş.Şimdi daha iyi anlıyorum.Babamı kaybettiğim günden beri onun sevgisiyle seninkini birleştirdim ana. İşte o anlarımda beni sevdiğin kadar seni sevdiğimi hissediyorum. Can ana.Canan ana.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

BİVEFA

 

BİVEFA

………………………………………………………………………………………………….

 

Yüreğimin  hasta olduğu yerde

Gözlerin doktor ey bivefa

Mizacına yaraşır bir bakış ver de

Süreyim.. Kısacık ömrümde azıcık sefa

Artık tasası kalmasın serde

Ben de güleyim bu defa

Ben de rahat edeyim biraz..

…bendeki keder de…

Yorgun düştü..

Bırak…

Rahat eylesin bendeki cefa

 

 

                            Gözlerin doludizgin yüreğime hücumda.Biçare yürek savunmasız.Bu kadar aciz kalmamıştım yaşamım boyunca.Nedir üzerimi gökyüzü gibi kaplayan gizemli bakışların esrikliği. Bir esriklik ki, tüm yaşamıma zül’dür.. İşgal altındayım.İstila etti aşka dair mefhumlar yüreğimin her bir bölgesini..Yüreğim ki, sınırsız bir coğrafya..Yüreğim ki; ne denizler, ne okyanuslar, ne kara parçaları barındırırdı içinde.Yüreğim ki; bir tarafında batan güneşi, diğer tarafında doğururdu.Yüreğim ki; kurşun işlemez, istilaya uğramazdı. Yüreğim ki işgal edilemeyen, yeryüzünün, en büyük imparatorluklarından daha büyük, bir imparatorluktu. Ne oldu o koskoca coğrafyaya.Bakışların bir kurşun misali deldi geçti, tuzla buza çevirdi o ummani duygularda büyüttüğüm gönül ülkesini. Sana tutsak, sana esir, sana köle oldu.. Kendi ellerimle teslim ediyorum Sana… bayrağımı, sancağımı, ülkemin her bir karış toprağını. Al lutfet de al, şu şehrin altın anahtarını.Bir ellerin var dokunamadığım, bir de gözlerin bakamadığım.İçinde kaybolduğum derya. Aslında, bir küçük vesikalık resimden ibaret sana dair bildiğim herşey.Sadece sağ elin ve gözlerin görünüyor. Allah’ım canlı görmeye dayanmaz bu yürek.Görmeyeyim.Gözlerin ülkemin doğusu ve batısı, alnın ve çenen kuzey ve güneyi. Bütün yönler sana çıkıyor ülkemde artık.Bütün işaret levhaları seni gösteriyor.Bir sana bakıyorum.Bir de sana.Daha öte bir şey görme şansım yok. Ey mucizevi bakışlarındaki yıldızları bir bir kaydıran, gökyüzümde yıldız koymayıp, mehtabı avuçlarında gizleyen ve koca dünyayı ışıtan yürek sahibim sen daha önce neredeydin? Zamanı geriye götürmek mümkün mü? Ahh güzelim ahh… bilirim namümkün! Bilirim yeryüzündeki azığıma dahil değil senin o bakışların.

                 Ne yapacağız.Hayatın bu geri kalan kısmını. Kitaba mahkumuz dediğini duyar gibiyim. Turuncu aşklar büyütmedim gönlümde.Sardunyalar uğramadı pencereme. Meltem rüzgarları hiç okşamadı saçlarımı.Sarayburnu’nda rüzgara açılamadı sineler. Düşler düş olmaktan öteye gidemedi.Karanfillerim gökte yeşerdi aşağıya bakmadılar. Alamadım kokularını.Tutamadım,dokunamadım.Gözyaşlarımda sarımtırak bir vefa var kaybolmayan, iz bırakan.Damarlarımda yılan balığı gezindiren kanlar akışta.Sürgün yedik hayatın acımasız mahkemelerinden.Karanlığında kaybolduk şehrin asfaltlarında.Doya doya bağıramadık. Seni seviyorum diye haykıramadık hiçbir zaman. Kapısında Serenatlar yakılan da yakan da olamadık. Biz anlamsız bir yaşamı anlamlı hale getirmenin imkansızlığını geç öğrendik.                      

Yaşamdan öğrendiklerimiz bir bir yalan çıktı.

                                    Coğrafya öğretmenlerimiz hep yalan söylediler bize, Sınırları çizerek. Haritaların ortasını yırtarak başımızı çıkaramadık o yırttığımız yerden. Kaybolamadık yaşam denizinin sahilinden sonsuza kadar yürüyerek.Balık ekmek yiyemedik Eminönü’nde.Koşamadık bir kez olsun çocuklar gibi aşk bahçelerinde.Ne sen önden koştun ne ben yakalamaya çabaladım. Dingin düşler eşiğinde bir yastığa baş koyamamanın hüznüdür efsunlu hayıflanmalarım.Kızıyorum.Sen de kız lütfen.Kendine, bana, hayata, kitaba o meşhur kitabı yırtıp atamadığımıza kız. Bir geceyi divane aşıklar gibi bitirip sabaha ulaşamadığımıza.Kız! coğrafya öğretmenlerine. Tarihçilere de kız.Takvimlerin yalan olduğunu.İnsanın doğum gününün aşık olduğu gün olduğunu öğrensinler artık.Onu öğretsinler artık. Aşkın tarihinden başka tarih tanımıyorum.Milat seni tanıdığım gün.Öncesi karanlık çağlar benim için.Öncesi taş devriymiş, cilalı taş devriymiş, bakır devriymiş bana ne?Önemli olan benim tarihim.Tarihimin duygusal manada en ihtişamlı dönemindeyim.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

HÜZNÜN DORUKLARINDAN MUTLULUĞA VEDA

 

                Yine hüznün zirvesindeyim. Arabesk bir takıntı değil bu.Umudun yüreğinde, bir güneşin doğuşuna tanıklık ediyorum. Işık demetinin yansıdığı dağa, bir mavi örtünün serpiştirildiğini ve ancak umut yüreklilerin soluyabileceği bir aziz rüzgarın  esişini duyuyorum sinemde. Öyle aziz bir rüzgar ki,  kainatı şahit olmaya zorlayan.

                Yüreklerin pıtır pıtır attığı mevsimde, ufuklar ötesinden gelen tılsımlı bir sesin dinginliğidir, dağları yerinden oynatan. Unutmanın mümkün olmadığı, aşkın kollarına dökülen garabetin kimliksizleştiği, bir anlık yalnızlıklara tahammül edilemediği buruk bir halvet sofrasındayım. Doğanın kendi varlığına çatık kaşlarla baktığını, her daim yankılanan sesini, kozmonun sıcaklığında eritip, hıyanet yağmurlarına dönüştürdüğünü görmek, bitiriyor aşka dair tüm mefhumları. Yakıyor o yağmurun her damlası düştüğü her bir yeri. Adeta gökten yere doğru salınarak ateş akıtan bir nehir misali. Yine yangınlar bağlayacak başını umudun.

Lakin bu defa;  Yangınların başı dönecek her dokunuşta.

                Yangınları tutuşturmaya meraklı fitil beyinliler o yalım alevin sıcaklığında üşüyen yüreklerinin ısınacaklarını sanmakta ne garip.

                Ey mutluluk sen biraz benden uzak dur. Sıkışan kalbim sana bir ümit bahşetmeyecek. Yüreğim kanıyor ey mutluluk, bu kanda boğulmana razı gelemem. Sen saf, sen yeni doğmuş bir bebek gibi günahsız, sen yalnız, sen kahpe iklimlerde yaşayamayacak kadar narinsin.Sen… sen.

                Seni bana çok görüyor birileri. Yeryüzündeki azığıma acı, ıstırap, gözyaşı, kan ve bomba koyanlar seni buna dahil etmiyorlar. Ne zaman baş başa kalacak olsam senle birileri oturduğumuz toprağı ateşe veriyor. Toprak yanıyor. Ağaçlar gözyaşı döküyor. Seni alıp götürüyorlar benden. Beni yine yalnızlığıma terk ediyorlar. Sensizliğin cenderesinden geçtiğim anların her biri bir asra bedelken yine etraf sensizlik kokuyor ey mutluluk. Sana duyduğum bu biteviye tutku bu defa kalbime hapsolur mu bilmem ? En iyisi seni kendi ellerimle güvenli bir yere saklamak.   

 

                Ey Mutluluk seni  okyanusların derinliklerine yolluyorum kendi ellerimle. Bir arada yapamıyoruz seninle. Biliyorum herkes en çok seni ister. Herkesin en çok istediği şeysin ancak, ben şu an mutlu olmak istemiyorum. Onu güvenli bir yerlere saklamalıyım. Mesela okyanusun dibine yollayayım orada döllensin mutluluk. İşin künhünü bilmeyenler sansınlar ki ben vazgeçiyorum senden. Oysa ki, halden anlayanlar bilirler okyanusun dibinde bir dev gibi doğacaksın ey mutluluk. Ve o gün okyanuslar heybetinden titreyecek o devin.Köpek balıkları kaçacak delik arayacak bulamayacaklar.Ve o dev bütün badireleri bir bir çiğneyerek gün yüzüne durduğunda herkes hayretler içinde onu izleyecek. Ben geldim işte ben geldim ben vefayım, benim adım mutluluk diyecek. Kimse bir şey anlamayacak. Öncesinde anlamadıkları gibi. Ve umut ve vefa yanlarına alarak mutluluğu el ele tutuşacak sularımda. Yangınların başı dönecek her uğrayışta.

 

UNUTMAK NE MÜMKÜN SENİ

BİR AN BİLE DESEN HAYIR DERİM

 

Mehmet KIZILAY

 

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler :

GERİYE DOĞRU ANLAŞILAN, İLERİYE DOĞRU YAŞANILAN HAYATLAR

 

Rüzgarın tersine estiği, sözcüklerin kuluçka dönemini yaşadığı, yalnızlıkların harmanlandığı sen demenin ben demek kadar kolay olmadığı gözyaşı sağanağına tutulmuş hayali bir saçak altında yağmurun yağışını izler bir halvet halindeyim.

 

Koca bir eğitim öğretim yılını bohçalayıp gardroba doldurduğumuz şu günlerde uzun maraton

Atletlerinin final anında ihtiyaç duydukları tatlı yorgunluk atma adımlarıyla tatile yürüyoruz.

 

Her sezon sonunda yaşadığımız dinginliği yine yaşıyoruz. Ölçme ve değerlendirme biz eğitimcilerin en çok sıkıntı yaşadıkları, objektif olma adına en çok vicdan hesabı yaptıkları dönemlerdir.Bu dönemi yeni yeni atlattığımız için hala rehavetin kollarına bırakamadık kendimizi, bir haftalığına da olsa.

 

Bizim zamanımızda diye başlayan cümleleri hiç sevmedim.Elimden geldiğince de hiçbir zaman kullanmamaya çalışırım. Bu ifadelerle başlayan her cümlenin Bir kuşak çatışması örneğiyle noktalanacağı yadsınamaz bir gerçekliktir. Ancak bu yıl karne gününü iyi bir şekilde gözlemlemeye çalıştım. Gördüğüm manzara gerçekten zamanın su gibi aktığını akan suyun dere yatağını aşındırarak geçtiğini açıkça ortaya koyar gibiydi.

 

Bu yıl karne gününde ağlayan öğrenci görmedim. Üzgün öğrenciler gördüm. Çocuğunu dövüp azarlayanı veli de görmedim.Profilden bakıldığında hoş görüntüler bunlar. Ancak psikososyal açıdan baktığımızda (Psikolojik Danışma Uzmanı arkadaşlarımın affına sığınarak) bu durumun spontane ortaya çıkan bir durum olmadığı, altyapısında görmezlikten gelinemeyecek olumsuzlukları barındırdığı gerçeğine ulaşmak zor olmuyor.

 

Kuşak çatışmalarının tarafı olmaktan ehemmiyetle uzak durmama rağmen yeni nesli tarif etmek durumundayım. En azından kendi gözlemlerimi aktarmalıyım. Yepyeni bir nesil geliyor, alışık olmadığımız bir nesil.Saç tarama biçimiyle, jölesiyle, müzik kültürüyle, giyimiyle, konuşmasıyla, yeme içme alışkanlıklarıyla yepyeni bir nesil.

 

Bütün bunlar kabul edilebilir gerçekler ya da zaman içerisinde alışılabilecek durumlar olarak yorumlanabilir veya öyle kabul edilebilir. Ancak sorumsuzluk ve vurdumduymazlık can özünü  öldürüyor.

 

Evet dostlar yeni neslin karşımıza koyduğu en büyük problem, en kötü davranış biçimi ;

“Sorumsuzluk ve Vurdumduymazlık.”

Bunlara nemelazımcılık, hazıra alışmışlık, boş vermişlik  vb. bir çok kavram ekleyebilirsek de özde aynı probleme işaret etmiş oluruz.

 

Acaba karne günü ağlamayan öğrencilerin tavırlarının nedeni bu muydu? Çoğunlukla evet. Kızmayan dövmeyen velilerin davranışı neydi peki? O da bugün de kazasız belasız bir şekilde sağsalim evladıma kavuştum. Karne bile aldık bu ne mutluluk diyebilen ya da diyebilmek zorunda kalan, geçmiş dönemlerin dayak yiyip azarlanarak eve götürülen çocukları olan bugünün anne babaları diğer tabirle velileri.

Evet veliler daha bilinçli, eğitimli ve nasıl davranması gerektiğini biliyor. Veliler düzeliyor bu defa eski öğrenciler bulunamıyor.

 

Önlerine her türlü teknolojik imkanların seferber edildiği, ebeveynlerinin yamalı elbiseler giyerek okula gittiği günleri tahayyül edemeyen, maddi ve manevi alanda bir çok imkana ulaşmış olan yeni nesil öğrencilerin sorumsuzluk ve vurdumduymazlıklarının nedenini arayıp bulmak galiba Psikolojik Danışmanlarımıza düşüyor.

Her ne kadar bu alana gerektiği kadar değer verilmiyorsa da, bunu çözecek olanlar yine bu alanın uzmanları.

 

               PSİKOLOJİK DANIŞMA UZMANLARIMIZ, RUH MÜHENDİSLERİMİZ

         

        Üniversite sınavına hazırlanırken kazanmak hayaldi. Kazandıktan sonra mezun olmak, mezun olduktan sonra mesleğe başlamak, mesleğe başladıktan sonra ise emekli olmak hayalleri peşisıra gelir. Oysa Heraklitos ’ un dediği gibi “Bir nehirde iki kere yıkanılmaz.” Üniversite yıllarımdan arkadaşlık ve dostluklarımı unutmak mümkün olmamakla birlikte, derslerimize giren akademik ünvanlı birçok kişiye rağmen söyledikleri hala güncelliğini koruyan, hala satır aralarında kullandığım iki hocama ait iki güzel söz vardır:

Birincisi ; “Ahlak karanlıkta yere tükürmemektir.”

İkincisi  ; “Eğitim fakülteleri öğretmen değil, insan mühendisi yetiştirir.”

           

            Evet biz öğretmenler insan mühendisiysek, psikolojik danışmanlar o eserlerin Ruh Mühendisleri, Estetik Mühendisleri değil midir?

Psikolojik Danışmanlık konusunda bu kadar uzman kişilerle aynı atmosfere girdiğimizden beri kendimi iyiden iyiye bu alana ait hissetmeye başladım. 10 yıllık eğitimciliğim olmasına rağmen, mesleğimin onuncu yılında psikolojik danışmanlarla mesleki bir bütünleşikliğimiz olduğunu, bir bütünün iki ayrılmaz parçaları olduğunu, ortak paydalar üzerinde çalışan paydaşlar olduğumuzu yeni yeni kavramaktayım. Tabii bilmekle kavramak arasındaki ince çizgiye dikkat çektikten sonra.

Evet değerli Danışmanlarım size güveniyoruz.

 

 

Mehmet KIZILAY

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

Avuçlarında Kesildi Nefesim

 

 

nefesleri güneş kokan
yangından bir tutam ateş alacaklı
bozkır tenli çocukların
avuçlarında kesildi nefesim.
Gözlerimin görebildiği küçücük nasırlardı.
Onlara ağıt yakacak değildim ya..
acısı geçmiş
bir süre sonra da kendisi iyileşecekti.
Hem iyileşmeye ne hacet
nasılsa yenileri yetişecekti.

Asıl görmediklerim:
doygun gözlerin göremeyeceği,
çılgın sağanaklar yaşamamış gözlerin
bakışlarına tevessül etmeyen
bu güngörmüş bakışların sahipleri olan
çocukların
avuçlarında kopan fırtınadan
batan gemilerin acizliğini
nasıl bilebilirdim ki..

Boğulacağım..! ! ! ! ! ! ! !

Elimden tutacak
Çocuk arıyorrum
 

Mehmet Kızılay

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : Avuçlarında Kesildi Nefesim

GEL YÜREĞİME TUTUN

Gel yüreğime tutun
emin ol düş
_________me
____________yecek
_________________sin..!
sıcacıktır yüreğim
inan
______üşü
_________me
____________yecek
_________________sin..!

kaç umut yaktım orada
kaç gece tutuşturdum
dağ gibi
birikmiş acılara
basarak
______yürü
__________yecek
________________sin..!
 

Mehmet Kızılay

Yorum (2) Yorum yaz! | Etiketler :

DÜŞÜNDEYİM TOPRAK UFKUMA YAĞACAĞIN GÜNÜN

'uğultuyu ebrulaştıran
imgesel yanılsamalar şiiri..'

Uğultunun ebruli olduğu
tuval
düştü yüreğime..

Seni düşlerken bile
incitmeyeceğim..
Usul usul düşleyeceğim..

Bir kaval sesidir
nidalarıma eşlik eden
onu da yıprattım ama..atmayacağım..

Ağız boşluğumda
gelir-gider
med-cezirler..anlatmayacağım..

Dilime günlerden beri
yapışıp durmuş bir türkü
Söküp dilimden..söyletmeyeceğim..

yüreğimdir bestekarın
icra ettiği her şarkıda
gözlerinin..derletmeyeceğim..

Beklerken kapı önlerinde
Bulutlara salacağın
kokunu...koklatmayacağım...

Bir rüzigar
eser durur..dinmez herhalde..
toprak ufkuma..döktürmeyeceğim..

Damla damla yağ
toprak ufkuma..
damlaları..kaybetmeyeceğim...

Tabiat renginden giyinse..
uyanık mezarlıkta gezintide olsam
toprağı toprağından..giydirtmeyeceğim..

terkedilmiş alanlara girsek
her lokmada yalnızlığımı yutacağım..
ağaçlara..yutturmayacağım..

Esrik ağaçların gelmişse
raks vakti... türkü ummanında
çengide olsa ağacı...oynatmayacağım..

İmgesel bir yanılsamadan bahsetmeyeceğim..
çünkü ben bu defa..
yanıltmayacağım..

Mehmet KIZILAY -Karanfil şiirler

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : mehmetkızılay, karanfilşiirler, umutistasyonu, şiir, edebiyat, düş

KARİA

~~~~K A R İ A~~~~

Nerdesin..? Karia!
Seni
Tuzlu akdenizde
Selsebil encamıyla!
Arıyorum.
Vuslata
Hazır değilim
Halbuki
Karşılayabilecek onura
Henüz ulaşmadım
Yüzsüzlüğümü bağışla.

Ama,
Aç adam...
..çamurda!
ekmek kırıntısı bulur ya! ?
gibi doyarım
Tadı o gibi alırım.
Bilirsin ki
Düğün çiçeği zehirlidir
Ama
Adı
Düğün çiçeğidir.

Karia
Zamanını bilmediğim
randevuya
gelirsin elbet.
Hemen gelmeyecek olursan
Boğazıma
Yüreğimin attığı
İlmek ilmek düğümler
Beni sana getirir.
gelişini bilmeden
Beklemekteyim Karia! .

Bir düşteyim Karia
Dingin bir düş
Ve hala
İsyan şiirleri yazıyorum.
Hala
Eylemin coğrafyasını çiziyorum.
Bir düş işte
Dingin bir düş
Gömütlerin günyüzüne
Selam dediği bir düş

Başımı omzuna yaslamak
Sevincimle sende bitmek
Duygularımı
Bukağılardan
Çekip kurtararak
Gözümden
Düşürmeye çabaladığım
Devingenliğini yitirmiş
Hayallerden firak olup
Bir yetim gibi
Saçlarımı
Sana okşatmak düşündeyim
Karia

Mutluluklarım,umutlarım
Bekçisiz
Güvende olsun
Nöbetsiz,içtimasız hisler
Kendince sana gelsin
Sende bitsin,
Seninle dirilsin Karia

Varsın
Saçlarım..
Her bir telini
Rüzgara taratmasın
Annem
Uyutmasın dizinde
Varsın
Çocuklarım..
Baba! deyip,
Minik elleriyle
Nasırlı ellerimi tutmasın

Varsın;
Gülüşlerim,sevinçlerim
Umutlarım
Ve hayallerimin
Talikine karar verilsin
Mahkemelik mahkemelerde

Varsın;
Yatağından yaşam akan
Doğurgan nehir kurusun
Varsın;
Dinlence günleri bitsin
Tatlı lal
Kuşatmasın muhitimi.

Varsın
Dökülsün
Kıvrım kıvrım yeşil saçları
Ve
Yürümesin
Avlumdaki
Dut ağaçları.

Ruh üflenmesin
Mutluluk buhurdanından
Kin ve kan ekilmiş toprakta
Yeşeren
İhanet başakları
Hukuk tırpanıyla
Artık yolunsun.

Kalbim;
Bir ara dursun
Gözlerimdeki ölüme tutkun ışık
Artık sönsün
Bırak
Birazcık da,
Yanaklarım donsun.
Bütün hücrelerime
Molotof..düşmüş(çe)
Sinirlerim,
Damarlarım ve hücrelerim
Dağılsın.
Bırak.!

Bırak
Kalbimdeki ıslaklık kurusun
Kanım
Übirkaçkez daha
Pıhtılaşsın
Perhizi bozayım bırak..
Karia!

Bırak
Ak düşmüş saçlarıma
Bir de
Toprağın rengi değsin
Toprak
Bütün şiddetiyle
Nefesini
Soğuk bedenime üflesin
Küflükse..?
Küflensin,
Yabancılık çekmesin

Güneşten yanacağım
Ayazdan donacağım
Yağmurdan ıslanacağım
Acılara abanacağım
Ta yürekten
İnanacağım
Vakit
Geçmiş zaman mı?
Gelecek zaman mı?
Sende saklı biliyorum.
Bir nazlı ceylan gibiyim KARİA
Bu yokuşta avla beni
Hem de nazsız..cilvesiz.

Karia,
Sen
Beklenen gerçek
Ve
Çoğu kez unutulan
Unutuldukça
Kendini hatırlatan
Kimince
Bir nazariye
Eskatologya
Kimince
Mutlak gerçek
Korkulması
Hesap edilmesi gereken
İki kefeli terazi/adalet
Hesap böyle görülür elbet. 

........ yeniden KARİA
 

Mehmet Kızılay

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : karia, mehmetkızılay, karanfilşiirler, umutistasyonu

ŞAİR KİMDİR? KİMDİR ŞAİR?


Şair kimdir? Kim değildir? Şiir hangi anlatılmaz duyguların can bulduğu topraktır? ?
ŞAİR; bütün dünyanın kara gözlükler takarakbaktığı güneşe çıplak gözle bakabilen insandır.
ŞAİR; ağaçları toprak bir zemin üzerine işlenmiş motifler olarak görenlerden ayrı olarak, ağaçlara yürümesini öğretendir.
ŞAİR; herkesin çiy,kırağı dediği şeyin ne olduğunu gözlerindeki yaşlarla karşılaştırıp, gözyaşı olduğu bulgusuna varan ve bunu bütün dünyaya kanıtlayan insandır.
ŞAİR; fabrika bacalarından tüten dumanla, tandırın dumanını ayrı ayrı yutabilen insandır.
ŞAİR; asfalt yollarda sakin sakin yürümeyi, patikalarda koşmayı bilen insandır.
ŞAİR; acıların yanaşabildiği en güvenli limandır.
ŞAİR; fizik kanunlarında maneviyatı, duyguyu da seçebilen insandır.
ŞAİR; yalnız başına gittiği bir yere, beraberinde bütün alemi götürendir.
ŞAİR; kapkara gölgeden alınlardaki çizgilerin yerini tesbit edip, üzerine notalar yazabilen müzisyendir.
ŞAİR; yalnızlıklara en fazla sadakat gösteren sadık insandır.
ŞAİR; herkesin birşeylere müptela olduğu yerde herkese fedakarlık yapmaya müptela olan insandır.
ŞAİR; açlığını, su üstündeki kazanda pişirdiği ateşle gideren insandır
ŞAİR evrendir ama, evren şair değildir.

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : şiir, edebiyat, şair, mehmetkızılay, umutistasyonu, karanfilşiirler